Bir Yılbaşı Hikayesi

Abone Ol

Yılın bu son günlerinde kısa ama yankısı uzun süren bir eser hakkında bir şeyler karalamak istedim.

Bahsedeceğim kitap, yeni bir yılın eşiğinde değişen karakterlerin iç dünyasına davet ederken, aslında hepimizi aynanın karşısına geçiriyor.

Buket Uzuner’in “Bir Yılbaşı Hikayesi” sayfa sayısı küçük, soruları büyük bir metin...

Takvim yapraklarının değişmesiyle hayatın gerçekten değişip değişmediğini sorgulatan bu anlatı, yeni yıl klişesini edebi bir hesaplaşmaya dönüştürüyor.

Bu hikaye, ne tam anlamıyla bir umut masalı ne de karamsar bir iç dökümü... Daha çok, modern insanın zamanla kurduğu problemli ilişkinin kısa bir dökümü...

Uzuner, bu metinde süslü anlatımdan özellikle kaçınıyor. Dili yalın, cümleleri kısa ve akıcı. Ancak bu sadelik yüzeysellik anlamına gelmiyor. Aksine metnin gücü tam da burada ortaya çıkıyor. Okur büyük laflar yerine tanıdık iç seslerle karşılaşıyor.

Anlatı klasik bir olay örgüsünden ziyade, iç monolog ve bilinç akışı tekniklerine yaslanıyor. Hikaye ilerlemiyor; derinleşiyor. Bu yönüyle metin, edebi olarak güçlü ama sabırsız okurlar için zorlayıcı olabilir.

“Bir Yılbaşı Hikayesi” doğrudan tarihsel ve siyasal bir metin olmamasına rağmen; Türkiye’nin yakın geçmişinde sıkça yaşanan belirsizlikleri, gelecek kaygısını ve “yarın ne olacak?” sorusunu arka planda hissettiriyor.

Metnin merkezinde psikolojik bir durum var: beklenti yorgunluğu...

Anlatıcı yeni yıldan umut beklemekle, bu umudun defalarca boşa çıkmasının yarattığı yılgınlık arasına sıkışmış.

Umut etmekten vazgeçmemek ve umudun gerçekleşmeyeceğini bile bile onu taşımak, aslında modern bireyin temel çelişkisidir.

Uzuner, bu ruh halini dramatize etmeden, normalleştiriyor. Bu da; metnin, okur açısından samimi ve inandırıcı olmasını sağlıyor.

Yılbaşı toplumsal bir ritüeldir. Ancak Uzuner, bu ritüelin içinin nasıl boşaltıldığını gösteriyor. Hediyeler, süslemeler, kutlamalar... Hepsi var ama anlamları aşınmıştır.

“Aslında tamamen kaçıştı benimkisi. Tüketim çılgınlığından, yozlaşmış siyasetten, açgözlülük ve ikiyüzlülükten kaçış...”

Bu cümle yaşanılanları özetler nitelikte...

Bireyin kalabalıklar içindeki yalnızlığını anlatmak yerine; ritüellerle ayakta tutulmaya çalışılan toplumsal yapının kırılgan yapısının anlatılması, alışagelmiş anlatıların dışında yer edinmesini sağlamış. Bu yönüyle bireysel olduğu kadar sosyolojik bir metin de denilebilir.

Diğer taraftan; zamanın fiziksel değil, psikolojik olarak deneyimlenen bir olgu olduğunu sezdirmesi, bilimsel bir alt metninin olduğunu ve bu açıdan da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Bunu da şöyle özetleyebilirim: Takvim değişir ama bilinç aynı kalır.

Uzuner’in metni modern zaman algısının insan üzerindeki baskısını edebi bir zeminde görünür kılıyor.

Akıcı ve temiz dil kullanması, tutarlı anlatıcı sesi ve okuru metnin içine çeken içsel atmosfer eserin olumlu yönleri diyebilirim.

Diğer taraftan, olumsuz diyebileceğim yönleri ise; olay örgüsünün zayıf olması, karakter derinliğinin sınırlı kalması ve kısa metnin yarattığı “yarım kalmışlık” hissi.

Ama elbette bu olumsuzluklar kimi okur için eksik olsa da, kimileri için bilinçli bir tercih olarak okunabilir.

“Bir Yılbaşı Hikayesi”, “Ne oldu” dan çok “Ne hissediyoruz” sorusunun peşine düşen bir metin.

Buket Uzuner bu kitabı ile yeni yıl dileklerinin ardındaki yorgunluğu, sessizce ama etkili bir biçimde kayda geçirmiş.

Bu kitap, okuru heyecanlandırmaktan çok düşündürüyor; umut vermekten çok dürüst davranıyor. Belki de bu yüzden, tam bir yılbaşı hikayesi yerine yılın her günü okunabilecek bir insanlık notu diyebilirim.

Yılın bu son günlerinde ve yeni yılın ilk günlerinde kendimize şu soruyu soralım:

Takvimler değişiyor, peki ben gerçekten değişmeye hazır mıyım?

İyi seneler...