Temmuz sonu...
Sıcaklar arttıkça insanların tahammülsüzlükleri de artıyor sanırım. Gerilen sinirler, sıkılan yumruklar,edilen küfürler ve geri dönüşü olmayan kavgalar...
Bütün bunların sonrasında olaylar değil duygular kalıyor geriye...
Karşımızdakilerin isimlerini bilmiyor olabiliriz, zamanla unutabilirsiniz; fakat içimizde taşıdığımız başta eksiklik olmak üzere diğer hisler, yıllar sonra bile zihnimizin bir köşesinde yaşamayı sürdürür.
Ben Markovits’in "Hayatımızın Geri Kalanı" isimli romanı da böyle bir deneyim sunuyor. Büyük iddialarla ortaya çıkmayan, okuru sarsmak için dramatik oyunlara başvurmayan, hatta zaman zaman sıradanlığın sınırlarında dolaşan bir roman. Bu nedenle de dikkat çekici. Çünkü Markovits, çağımızın en görünmez trajedisini anlatıyor: Yaşanmış hayatlardan çok yaşanamamış hayatların ağırlığını.
İçinde bulunduğumuz çağ, seçeneklerin çoğaldığı ama tatmin duygusunun azaldığı bir çağ. Teknolojinin sunduğu imkânlar, küreselleşmenin açtığı ufuklar ve bireysel özgürlüğün genişleyen sınırları, insanı daha mutlu kılmadı. Aksine, her seçim beraberinde başka ihtimallerin yasını getirdi. Bugünün insanı, çoğuzaman sahip olduklarından çok sahip olamadıklarıyla yaşıyor. Markovits’in romanı işte bu ruh hâlinin edebi bir kaydı gibi okunabilir.
Romanın merkezindeki karakterler ilk bakışta sıradan insanlar. Ne tarihsel kahramanlar ne de toplumsal dönüşümlerin öncüleri. Onlar, modern kent yaşamının içinde kaybolmuş, gündelik hayatın tekrarları arasında kendilerini anlamaya çalışan insanlar. Ancak roman ilerledikçe sıradanlığın aslında ne kadar karmaşık bir yapı olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü insanın en büyük çatışmaları çoğu zaman dışarıda değil, kendi içinde yaşanıyor.
Bana göre Ben Markovits’in yazarlığının temel gücü de burada yatıyor. Görünürde küçük olanın içindeki büyüklüğü görebilen yazarlardan biri olarak okunmalı.
Bir bakışın, bir sessizliğin, yarım bırakılmış bir cümlenin ya da yıllar önce verilmiş bir kararın insan hayatında nasıl derin izler bırakabileceğini gösterebiliyor. Romanın en etkileyici tarafı da bu sabırlı gözlem yeteneği.
Ancak bu durum aynı zamanda romanın temel açmazını da oluşturuyor. Markovits’in karakterlerine duyduğu ilgi bazen hikâyenin ritmini yavaşlatıyor. Yazar, psikolojik derinlik uğruna dramatik hareketliliği geri plana itiyor. Bunun sonucunda ortaya son derece incelikli fakat yer yer durağan bir anlatı çıkıyor. Özellikle olay merkezli romanlara alışkın okurlar için bu yavaş tempo zaman zaman yorucu olabilir.
Yine de romanı yalnızca hikâyesi üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Çünkü "Hayatımızın Geri Kalanı" esas gücünü anlattığı dönemin ruhunu yakalayabilmesinden alıyor.2008 ekonomik krizinin ardından Batı dünyasında ortaya çıkan toplumsal kırılmalar, güvencesizlik duygusu ve geleceğe dair belirsizlik hissi, romanın görünmez arka planını oluşturuyor. Bir zamanlar refahın ve istikrarın sembolü sayılan orta sınıf yaşamı artık aynı güven duygusunu üretmiyor. İnsanlar kariyer sahibi olsalar da huzurlu değiller; aile kursalar da yalnız hissediyorlar; ekonomik olarak ayakta kalsalar da hayatlarının anlamını sorgulamaktan vazgeçemiyorlar.
Bu açıdan bakıldığında Markovits’in romanı politik görünmeyen ama derinden politik bir eser. Çünkü bireysel hayatların içine sinmiş toplumsal dönüşümleri gösteriyor. Siyasetin meydanlarda değil, mutfak masalarında ve yatak odalarında bıraktığı izleri anlatıyor. Günümüz edebiyatında sıkça rastlanan doğrudan politik söylemin yerine daha sessiz ama daha kalıcı bir yöntem tercih ediyor.
Romanın sosyolojik değeri de burada ortaya çıkıyor. Yazar, çağdaş Batı toplumlarında bireyselliğin ulaştığı noktayı başarılı biçimde resmediyor. İnsanlar artık daha özgür; fakat bu özgürlük çoğu zaman daha fazla yalnızlık anlamına geliyor.
Geleneksel bağların zayıfladığı, aile yapılarının dönüştüğü ve dayanışma kültürünün gerilediği bir dünyada karakterler kendi içlerine kapanıyor. Romanın satır aralarında sürekli hissedilen duygu tam da bu: Birbirine yakın ama birbirine dokunamayan insanlar.
Psikolojik açıdan ise eser son derece katmanlı. Markovits’in karakterleri, modern psikolojinin sıkça üzerinde durduğu “karşı-olgusal düşünme” denilen durumun içindeler. Yani yaşadıkları hayatı değil, yaşayabilecekleri hayatları düşünüyorlar.
Eğer başka bir karar vermiş olsalardı ne olurdu?
Başka bir şehirde yaşasalardı?
Başka biriyle evlenselerdi?
Roman boyunca bu soruların gölgesi karakterlerin üzerinde dolaşıyor. Aslında bu mesele yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda felsefi bir mesele. Jean-Paul Sartre’dan Albert Camus’ye kadar uzanan varoluşçu gelenek, insanın seçimleriyle kurduğu ilişkiyi sorgular.
Markovits de farklı bir yoldan aynı soruya ulaşıyor: İnsan gerçekten özgür müdür, yoksa hayatının büyük bölümünü şartların belirlediği sınırlar içinde mi geçirir?
Romanın başarısı, bu sorulara kesin cevaplar vermemesinde yatıyor. Günümüz edebiyatının önemli bir kısmı okura düşünmek yerine hüküm sunuyor.
Markovits ise yargılamıyor. Karakterlerini savunmuyor da suçlamıyor da. Onları oldukları gibi gösteriyor.Bu tavır, romanın edebi değerini artıran önemli özelliklerden biri.
Dil ve anlatım bakımından eser son derece kontrollü. Markovits’in üslubu gösterişsiz ama bilinçli. Cümleler dikkat çekmek için kurulmamış; karakterlerin ruh hâlini görünür kılmak için var. Bu yaklaşım, kimi zaman Richard Yates’in duygusal gerçekçiliğini, kimi zaman da Kazuo Ishiguro’nun sessiz melankolisini hatırlatıyor.
Ancak burada bir eleştiri yapmam gerekiyor. Markovits’in ölçülü anlatımı bazı bölümlerde aşırı temkinli bir hâl alıyor. Yazarın duygusal yükselişlerden özellikle kaçındığı hissediliyor. Bu tercih romana incelik kazandırırken aynı zamanda belirli bir mesafe de yaratıyor. Okur karakterleri anlıyor, hatta onlara yakınlık duyuyor; fakat her zaman onların acısını derinden hissedemiyor. Romanın en büyük eksikliği belki de burada ortaya çıkıyor diyebilirim.
Eserin Türkçedeki başarısında çevirmen Şafak Tahmaz’ın payı ise ayrıca anılmayı hak ediyor. Markovits’in sakin ve katmanlı anlatımını Türkçeye aktarmak kolay bir iş değil. Çünkü bu tür metinlerde anlam çoğu zaman söylenenlerde değil, söylenmeyenlerde gizlidir. Tahmaz, romanın ritmini ve duygusal tonunu koruyarak akıcı bir Türkçe kurmayı başarıyor. Çeviride ne yazarın sesi kayboluyor ne de Türkçe yapay bir yabancılık hissi yaratıyor. Bu da çevirmenin metne gösterdiği özenin açık bir göstergesi.
Bugün hızın kutsandığı, dikkatin birkaç saniyelik ekran görüntülerine sıkıştığı bir kültürel ortamda "Hayatımızın Geri Kalanı" sabır isteyen bir roman. Okurundan acele etmemesini, karakterlerin yanında biraz durmasını istiyor. Bu nedenle herkesin kolayca seveceği bir kitap değil. Fakat edebiyatı yalnızca hikâye anlatma sanatı olarak değil de, insan ruhunu anlama çabası olarak da görenler için önemli bir deneyim sunuyor.Roman bittiğinde akılda kalan şey zamanın kendisi oluyor. Gençliğin nasıl sessizce uzaklaştığı, seçimlerin nasıl kadere dönüştüğü ve insanın bir gün dönüp kendi hayatına yabancılaşabildiği gerçeği... Markovits, büyük sözler söylemeden bunu anlatıyor.
Belki de bu yüzden "Hayatımızın Geri Kalanı", okurun zihninde bir roman olarak değil, geçip giden yılların ardından duyulan hafif bir iç çekiş gibi kalıyor.
Çünkü hepimizin hayatında bir noktada sorduğu o soruyu yeniden hatırlatıyor:
Ya hayatımızın geri kalanı, geride bıraktıklarımızdan ibaretse?