Özellikle yaz aylarında, şehirlerin üzerine çöken yorgunluk hissi sadece sıcakla açıklanamaz.
İnsanlar işe gider, kahvesini içer, trafikte bekler, telefonlarına bakar; hayat dışarıdan bakıldığında olağan akışında sürüyordur. Ama görünmeyen bir yerde, herkes biraz eksiktir. Bir kaybın, yarım kalmış bir ilişkinin, söylenememiş bir cümlenin gölgesi gündelik hayatın içine sinmiştir.
Bu görünmez eksikliklerin romanı düştü elime. Büyük olayların değil, insan ruhunda sessizce büyüyen
çatlakların hikâyesini anlatan bir roman...
Son on yılda çağdaş edebiyatın en çok tartışılan isimlerinden biri olan Sally Rooney, kimi çevreler tarafından bir kuşağın sözcüsü ilan edilmiş, kimilerince ise yalnızca orta sınıf gençlerin aşk ve iletişim sorunlarını yazan yetenekli ama sınırlı bir romancı olarak görülüyor.
Rooney’nin eserleri hakkında yapılan tartışmalar çoğu zaman romanlarının önüne geçmiş. Oysa "İntermezzo" , yazarın etrafında oluşan bu gürültünün ötesine geçerek doğrudan edebiyatın alanına dönen, daha olgun, daha katmanlı ve daha cesur bir çalışma olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.
Romanın merkezinde, babalarının ölümünden sonra birbirlerinden giderek uzaklaşan iki kardeş bulunuyor: Peter ve Ivan. Bir satranç terimi olan “intermezzo”, oyunda beklenmedik bir ara hamleyi ifade ediyor.
Rooney, bu kavramı roman başlığı olarak kullanmıyor; romanın bütün yapısını bu fikrin üzerine kuruyor. Ölüm, iki kardeşin hayatında beklenmedik bir hamle gibi beliriyor ve onların yaşamlarını geri dönülmez biçimde değiştiriyor.
Ancak "İntermezzo", ölüm hakkında yazılmış klasik bir yas romanı değil. Bu kitapta mezarlıklardan, ağıtlardan, büyük vedalardan çok, ölümün geride bıraktığı sessizlik var. İnsanın hayatını sürdürebilmek için normal görünmeye çalışırken içine gömdüğü acılar var.
Bugünün dünyasında dikkat çekmenin yolu bağırmaktan geçiyor. Sosyal medya, televizyonlar, siyasetçiler, reklamlar... Herkes daha yüksek sesle konuşmaya çalışıyor. Böyle bir dönemde Rooney’nin edebiyatı neredeyse ters yönde ilerliyor. O, sesini yükseltmek yerine alçaltıyor.
Bu tercih, "İntermezzo"nun hem en güçlü hem de en tartışmalı tarafı.
Roman boyunca dramatik patlamalar bekleyen okur zaman zaman sabırsızlanabilir. Çünkü Rooney, olay örgüsünü hızlandırmak yerine karakterlerinin zihninde dolaşmayı tercih ediyor. Bir bakış, yarım bırakılmış bir telefon görüşmesi ya da söylenmeyen bir cümle, kimi zaman onlarca sayfalık olaydan daha önemli hale geliyor.
Bu yönüyle roman, çağdaş edebiyatın giderek kaybettiği bir meziyeti yeniden hatırlatıyor: İnsan ruhunun ayrıntılarını izleme sabrını.
Rooney’nin önceki romanlarında kadın karakterler daha baskın bir konumdaydı. Intermezzo ise erkeklere odaklanıyor. Fakat burada karşımıza çıkan erkekler ne geleneksel roman kahramanlarına ne de popüler kültürün güçlü figürlerine benziyor.
Peter başarılıdır ama mutsuzdur.
Ivan zekidir ama dünyayla arasındaki mesafeyi kapatamaz.
Her ikisi de kendi yalnızlıklarının içinde sıkışmıştır.
Roman bu açıdan iki kardeşin hikâyesi olmasının ötesinde Batı toplumlarında giderek görünür hale gelen erkeklik krizinin de edebi bir kaydıdır.
Yirminci yüzyılın erkeklik modeli çökerken yerine neyin geleceği hâlâ belirsiz. Güçlü olmakla kırılgan olmak arasında sıkışan erkekler, Rooney’nin romanında bir ideolojik tartışmanın nesnesi değil, yaşayan insanlar olarak karşımıza çıkıyor.
Yazarın başarısı burada yatıyor. Karakterlerini politik tezlerin taşıyıcısı haline getirmiyor. Onları bütün çelişkileriyle kabul ediyor.
Rooney’nin eserleri çoğu zaman aşk romanı olarak tanımlanıyor. Oysa dikkatli okunduğunda, İrlanda’nın son yirmi yılda geçirdiği dönüşümün izleri her kitabında görülebilir.
"İntermezzo"nun arka planında da ekonomik güvencesizlik, yükselen yaşam maliyetleri, konut krizi ve
geleceğe ilişkin belirsizlik hissi bulunuyor.
Romanın yazıldığı dönem, Avrupa'nın pandemi sonrasındaki kırılgan toparlanma sürecine denk geliyor. Ukrayna savaşı, enerji krizi, enflasyon ve küresel ekonomik dalgalanmalar yalnızca gazetelerin ekonomi sayfalarında kalmadı; insanların gündelik hayatlarına da nüfuz etti.
Rooney bu gelişmeleri doğrudan anlatmıyor. Ancak karakterlerin gelecek konusunda duyduğu tedirginlik, dönemin ruhunu hissettirmeye yetiyor.
İyi romanlar bazen tarih anlatmak yerine tarihin insanlar üzerindeki etkisini anlatır. "İntermezzo"; tam
da bunu yapıyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri, yas psikolojisini olağanüstü bir dikkatle işlemesi.
Modern toplum, insanlardan acılarını hızlı tüketmelerini bekliyor. Bir süre üzülmek kabul edilebilir ama daha sonra herkesin normale dönmesi gerekiyor. Oysa insan zihni böyle çalışmıyor.
Rooney, kaybın insan üzerindeki etkisini dramatize etmiyor. Bunun yerine, yasın gündelik hayatın içine nasıl yerleştiğini gösteriyor. Kahvaltı masasında, bir telefon konuşmasında, yürüyüş sırasında ansızın ortaya çıkan boşluk hissiyle...
Bu yaklaşım, romanı çağdaş psikolojiyle de buluşturuyor. Çünkü günümüzde travma çalışmalarının önemli bir bölümü, insanların yaşadığı kayıpların çoğu zaman büyük patlamalar halinde değil, küçük kırılmalar şeklinde ortaya çıktığını vurguluyor.
Her ölüm romanı aynı zamanda bir yaşam romanıdır.
"İntermezzo" da okurunu şu soruyla baş başa bırakıyor:
Bir insan öldükten sonra geriye ne kalır?
Hatıralar mı?
Pişmanlıklar mı?
Yoksa tamamlanamamış ilişkiler mi?
Rooney bu sorulara cevap vermiyor. Belki de romanın en değerli yanı bu. Günümüz edebiyatında sıkça karşılaşılan didaktik tavırdan uzak duruyor. Okura ne düşünmesi gerektiğini söylemiyor.
Bunun yerine, insanın anlam arayışını bütün belirsizliğiyle ortaya koyuyor. Bu yönüyle kitapta Camus’nün varoluşçuluğundan, Beckett’ın yalnızlığından ve hatta Çehov’un gündelik hayat içindeki sessiz trajedilerinden izler görmek mümkün.
Ancak "İntermezzo"; kusursuz bir roman değil.
Öncelikle Rooney’nin karakterlerine duyduğu yakınlık, zaman zaman anlatının ritmini zayıflatıyor. Bazı bölümlerde iç monologlar gereğinden uzun sürüyor. Özellikle Peter’ın zihinsel dolaşmaları yer yer tekrar hissi yaratıyor.
Romanın ikinci önemli sorunu ise sınıfsal perspektifinin sınırlı kalması. Rooney her ne kadar ekonomik koşulları görünür kılmaya çalışsa da karakterlerinin büyük bölümü eğitimli, kültürel sermayesi yüksek çevrelerden geliyor. Bu durum, anlatının toplumsal kapsayıcılığını daraltıyor.
"İntermezzo", Sally Rooney’nin en gösterişli romanı değil. En politik romanı da değil. Hatta ilk bakışta en
etkileyici romanı olduğu bile söylenmeyebilir.
Fakat aradan zaman geçtikçe değeri daha iyi anlaşılacak türden bir eser.
Çünkü bu roman, 2020’li yılların ruh hâlini yakalıyor. Sürekli bağlantıda olmasına rağmen yalnızlaşan insanları, duygularını ifade etmekte zorlanan bireyleri, kayıplarıyla yaşamayı öğrenmeye çalışan bir kuşağı anlatıyor.
Rooney burada büyük cümleler kurmuyor. Dünyayı değiştirecek fikirler de öne sürmüyor.
Bunun yerine daha zor bir şey yapıyor: İnsan ruhunun kırılganlığını dürüstçe gösteriyor.
Belki de "İntermezzo"nun asıl başarısı burada yatıyor. Roman bittiğinde akılda kalan şey olaylar değil, karakterlerin taşıdığı o tanıdık eksiklik duygusu oluyor.
Çünkü hepimiz hayatın bir yerinde, kendi oyunumuzun ortasında yapılmış beklenmedik bir “ara hamle” ile karşılaşıyoruz.
Ve çoğu zaman asıl hikâye, o hamleden sonra başlıyor.