Mor Cepkenliler

Abone Ol

Çocukluğumda bir köy kahvesinde gördüğüm eski bir fotoğrafı hiç unutmadım. Çerçevesinin camı çatlamıştı. Fotoğraftaki adamların çoğu bıyıklıydı; yüzlerinde ne zafer sarhoşluğu ne de yenilgi korkusu vardı. İnsan, o yüzlere baktığında savaşın tam ortasında çekilmiş bir kare olduğunu düşünmezdi. Daha çok uzun bir yürüyüşten dönmüş, yorgun ama kararlı insanların görüntüsüydü bu. Kahvenin sahibi, fotoğrafı işaret edip “Bunların yarısı geri dönemedi” demişti. Sonra da eklemişti: “Ama hikâyeleri döndü.”

Belki de bütün tarih yazımı, geri dönemeyen insanların hikâyelerini geri getirme çabasından ibarettir.

Ahmet Zeki Muslu'nun "Mor Cepkenliler" adlı romanını okurken sık sık bu fotoğrafı düşündüm. Çünkü bu kitap, yalnızca bir dönemi anlatmaya çalışan tarihî bir roman değil; aynı zamanda unutulmuş seslerin, yerel hafızaların ve resmi tarihin kenarında kalmış insanların yeniden konuşma girişimi. Fakat romanın en büyük başarısı ile en büyük açmazı yan yana duruyor:

Hafızayı canlandırmak isteyen bir metin, hafızanın karmaşıklığını ne ölçüde taşıyabiliyor?

Bu soru, "Mor Cepkenliler" üzerine düşünmenin en verimli başlangıç noktası gibi görünüyor.

Bugün Türkiye'de Kurtuluş Savaşı üzerine konuşurken çoğu zaman bir haritaya bakar gibi konuşuyoruz. Cepheler, kongreler, ordular, komutanlar... Oysa tarihin gerçek dokusu haritalarda değil, insanların gündelik hayatlarında saklıdır. Bir köylünün gecenin karanlığında evinden çıkıp dağa erzak taşımasında, bir annenin oğlunu geri dönmeyeceğini bilerek uğurlamasında, bir kanun kaçağının bir sabah kendisini "vatan savunucusu" olarak bulmasında...

Tarih, büyük anlatıların değil, küçük hayatların toplamıdır.

Muslu'nun romanı da tam olarak bu noktaya yöneliyor. Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin, Demirci Mehmet Efe gibi Batı Anadolu direnişinin farklı aktörlerini merkezine alırken Ankara'nın yüksek koridorlarından değil, dağ yollarından konuşmayı tercih ediyor. Bu tercih başlı başına kıymetli.

Çünkü Türkiye'de tarih anlatıları uzun yıllar boyunca merkezileşmiş bir bakış açısının etkisi altında kaldı. Resmî tarih, kaçınılmaz olarak merkezi sever. Başkentleri, karargâhları, karar vericileri ve büyük isimleri anlatır. Oysa toplumların kaderini belirleyen şey çoğu zaman merkez değil, çevredir. Ahmet Zeki Muslu'nun romanı bu nedenle yalnızca bir edebiyat metni değil, aynı zamanda tarih yazımına yöneltilmiş sessiz bir itiraz olarak da okunabilir.

Ne var ki itiraz etmek ile sorgulamak aynı şey değildir.

Romanın en tartışmalı yönlerinden biri burada ortaya çıkıyor.

John Berger bir yerde, insanların yalnızca yaptıklarıyla değil, tereddütleriyle de anlaşılabileceğini söyler. Berger'in bakış açısından yaklaşıldığında "Mor Cepkenliler"'deki karakterlerin önemli bir kısmı fazla kararlı görünüyor. Oysa tarihin en büyük kırılmaları bile tereddütlerle doludur.

İşgal altındaki bir ülkede yaşamak ne demektir?

Bir sabah uyandığınızda dün suç sayılan bir şeyin bugün kahramanlık hâline gelmesi ne demektir?

Devletin otoritesinin çöktüğü bir dönemde hangi ahlaki pusulaya güvenirsiniz?

Roman bu soruların çevresinde dolaşıyor ama her zaman merkezine inmiyor.

Belki de bunun nedeni Ahmet Zeki Muslu'nun tarih araştırmacısı tarafının romancı tarafına zaman zaman baskın gelmesidir.

Kitabın sayfalarında yoğun bir araştırma emeği hissediliyor. Olayların kronolojisi, kişilerin hareketleri, dönemin atmosferi ve yerel ayrıntılar büyük bir dikkatle işlenmiş. Fakat bilgi arttıkça edebiyatın alanı bazen daralıyor. Roman yer yer anlatmak yerine aktarmayı tercih ediyor. Okur bazı bölümlerde bir hikâyenin içinde değil de iyi hazırlanmış bir tarih seminerinin içinde hissedebiliyor kendisini.

Bu durum tarihî romanların kadim açmazıdır.

Umberto Eco'nun tarihî roman üzerine düşünürken sık sık vurguladığı mesele de budur zaten. Tarihî roman geçmişi yeniden üretmez; geçmiş hakkında bir yanılsama kurar. Başarılı tarihî romanlar bu yanılsamayı görünmez kılar. Okur tarih bilgisini değil, hayatın kendisini görür.

"Mor Cepkenliler" ise zaman zaman perdeyi aralıyor ve sahnenin arkasındaki araştırmayı görünür kılıyor.

Bu bir kusur mu?

Kısmen.

Ama aynı zamanda romanın samimiyetinin de kaynağı.

Çünkü "Mor Cepkenliler"in amacı yalnızca bir hikâye anlatmak değil. Belli ki unutulmuş bir toplumsal hafızayı korumak istiyor. Bu nedenle romanın satır aralarında güçlü bir kültürel arşivcilik duygusu hissediliyor.

Asıl mesele şu:

Bir roman arşiv olabilir mi?

Edebiyat ile hafıza arasındaki ilişki tam da burada karmaşıklaşıyor.

Enis Batur yıllardır hafızanın yalnızca hatırlananlardan değil, unutulanlardan da oluştuğunu yazar. Gerçek hafıza dümdüz bir yol değildir; boşluklarla, suskunluklarla ve eksik parçalarla doludur. Oysa "Mor Cepkenliler" geçmişi mümkün olduğunca tamamlamaya çalışıyor. Her boşluğu doldurmak, her eksik parçayı yerine koymak istiyor.

Bu çaba saygı uyandırıcı.

Ama edebiyat bazen eksik bırakabildiği ölçüde büyür.

Romanın sosyolojik değeri ise tartışmasız biçimde yüksek.

Çünkü kitap yalnızca bir savaş hikâyesi anlatmıyor. Aynı zamanda Anadolu toplumunun kriz anlarında nasıl örgütlendiğini gösteriyor. Devletin çöktüğü, kurumların işlevsiz kaldığı dönemlerde insanların nasıl yeni dayanışma ağları kurduğunu gözler önüne seriyor.

Bugün dünyada siyaset bilimcilerin ve sosyologların üzerinde önemle durduğu konulardan biri toplumsal direnç meselesidir.

Bir toplum hangi koşullarda ayakta kalır?

Kurumsal yapılar çöktüğünde insanları bir arada tutan şey nedir?

Kan bağı mı?

İnanç mı?

Ortak korku mu?

Ortak gelecek tahayyülü mü?

"Mor Cepkenliler" bu soruların teorik cevaplarını vermiyor; onların sahadaki karşılıklarını gösteriyor.

Bu nedenle roman yalnızca geçmişe değil, bugüne de temas ediyor.

Psikolojik açıdan ise kitabın merkezinde korku bulunuyor.

Ancak bu korku bireysel değil, kolektif bir korku.

Bir toplumun yok olma korkusu.

Bir coğrafyanın elden gitme korkusu.

Bir dilin, bir kültürün ve bir yaşam biçiminin silinme korkusu.

Romanın etkileyici anları da tam burada ortaya çıkıyor.

Fakat aynı zamanda milliyetçi anlatının sınırlarına da yaklaşıyor.

Bu noktada eleştirel olmak gerekiyor.

Çünkü tarihî romanlar yalnızca geçmişi anlatmaz; geçmişi yorumlar.

Her yorum ise kaçınılmaz olarak bir seçme ve dışlama işlemidir.

Roman, direnişin haklılığını güçlü biçimde ortaya koyarken karşı taraftaki insanları çoğu zaman tarihsel dekor olarak bırakıyor. Oysa büyük edebiyat düşmanlarını bile insanlaştırabilen edebiyattır. Tolstoy'u Tolstoy yapan, Rusları anlatmasının yanında Napolyon ordusundaki insanları da anlayabilmesidir.

"Mor Cepkenliler" bu evrensel derinliğe her zaman ulaşamıyor.

Bu nedenle iyi bir tarihî roman olmasına rağmen büyük bir roman olma eşiğinde duruyor.

Ama bazen bir kitabın değeri yalnızca edebî kusursuzluğunda aranmaz.

Bazı romanlar estetik başarılarından çok kültürel işlevleri nedeniyle önem kazanır.

"Mor Cepkenliler" de bu türden bir eser.

Türkiye'nin yakın geçmişinde hafıza giderek siyasal bir mücadele alanına dönüştü. Herkes tarihten kendi hikâyesini çıkarmaya çalışıyor. Böyle dönemlerde geçmişi yeniden anlatan romanlar edebî metinler olmaktan çıkar; toplumsal belgeler hâline gelir.

Ahmet Zeki Muslu'nun romanı da böyle okunmayı hak ediyor.

Belki karakterleri daha karmaşık olabilirdi.

Belki dil zaman zaman daha cesur davranabilirdi.

Belki anlatı, araştırma yükünden biraz daha kurtulabilirdi.

Ama bütün bunlara rağmen romanın taşıdığı tarih bilinci küçümsenemez.

Kitap bittiğinde insanın aklında büyük savaş sahneleri kalmıyor.

Daha küçük görüntüler kalıyor.

Bir dağ yolunda ilerleyen birkaç atlı.

Sessiz bir köy meydanı.

Eve dönmeyen bir oğul.

Bekleyen bir anne.

Ve tarihin kitaplarda anlatıldığından çok daha kırılgan olduğunu hatırlatan yüzler.

Belki de "Mor Cepkenliler" in asıl başarısı burada yatıyor.

Bize zaferi değil, zaferin maliyetini hatırlatmasında.

Çünkü her ulusal destanın altında sayısız bireysel kayıp vardır. Her kahramanlık hikâyesinin gölgesinde görünmeyen hayatlar bulunur. Ahmet Zeki Muslu'nun romanı zaman zaman bu gölgelerin içine bakmayı başarıyor, zaman zaman da onları anlatının ışığında kaybediyor.

Ama yine de okur kitabı kapattığında şunu hissediyor:

Tarih yalnızca olan bitenlerin kaydı değildir.

Tarih, insanların unutulmak istemeyen tarafıdır.

Ve bazen bir roman, bütün eksikliklerine rağmen, o unutulmak istemeyen sesi duyurmayı başarır.