Şeffaflık Toplumu

Abone Ol

Bir zamanlar sıradan insanların günlük hayatları kapalı kapılar ardında yaşanırdı. Aile albümleri çekmecelerde saklanır, mektuplar kilitli kutularda muhafaza edilir, aşkların ve kırgınlıkların tanıkları çoğu zaman yalnızca onları yaşayanlar olurdu. İnsanlar elbette görünmek isterdi ama görünürlüğün de bir sınırı vardı. Mahremiyet, modern insanın en doğal haklarından biri sayılırdı.

Bugün ise durum tersine dönmüş görünüyor. İnsanlar artık yalnızca yaşamak istemiyor; yaşadıklarının görüldüğünden emin olmak istiyor. Bir kahve fincanı, bir akşam yemeği, bir yolculuk, bir konser, bir ilişki, hatta bir yas hâli bile görünür kılınmadığında eksik kalmış hissediliyor. Hayat, deneyimlenmeden önce paylaşılacak bir içeriğe dönüşüyor.

İşte Byung-Chul Han'ın "Şeffaflık Toplumu" adlı kitabı da bu dönüşümün ortasına yerleşiyor.

İlk yayımlandığında birçok kişi onu dijital çağ üzerine yazılmış kısa bir felsefi deneme olarak okudu. Oysa aradan geçen yıllar gösterdi ki Han'ın küçük kitabı, hacminin çok ötesinde bir teşhis gücüne sahipti. Çünkü o, henüz yapay zekâ çağının başlamadığı, algoritmaların gündelik hayatı bugünkü ölçüde yönetmediği bir dönemde, çağımızın temel hastalıklarından birini tarif etmişti: Görünürlük takıntısı.

Han'ın düşüncesinin merkezinde rahatsız edici bir soru bulunur:

Her şeyin görünür olması gerçekten iyi midir?

Modern dünyanın büyük bölümü bu soruya tereddütsüz "evet" cevabını verir. Şeffaflık, dürüstlükle özdeşleştirilir. Açıklık, demokratik bir erdem olarak sunuluyor. Bilgiye erişim, hesap verebilirlik vedenetlenebilirlik çağdaş toplumların temel ilkeleri arasında sayılıyor.

Han ise bu iyimserliğin karşısına dikiliyor.

Çünkü ona göre şeffaflık özgürleştirici bir ilke olmasının yanında; aynı zamanda yeni bir tahakküm biçimidir.

Bu düşünce ilk bakışta abartılı gelebilir. Fakat kitabın sayfaları ilerledikçe Han'ın asıl hedefinin teknoloji değil, teknolojinin arkasındaki zihniyet olduğu anlaşılıyor. Onun eleştirdiği şey Facebook ya da Instagram değil. Eleştirdiği şey, her şeyi ölçülebilir, sayılabilir ve sergilenebilir hâle getiren çağdaş akıl.

Bu noktada kitap, bir teknoloji eleştirisi olmaktan çıkarak ve medeniyet eleştirisine dönüşüyor.

Han'ın düşünsel akrabası diyebileceğim Michel Foucault' dan daha keskin bir dile sahip. Kavramları uzun uzun tartışmak yerine doğrudan yaranın üzerine gidiyor.

Bu yöntem kitabın hem en güçlü hem de en zayıf yanı.

Çünkü Han'ın cümleleri zaman zaman okuru çarpan aforizmalara dönüşüyor. Fakat aynı yoğunluk, bazı düşüncelerin yeterince açılmadan bırakılmasına da yol açıyor. Kitap boyunca birçok kez "Biraz daha anlat" deme isteği duyuyorsunuz. Han kapıyı aralıyor ve sizi düşüncelerinizle baş başa bırakıyor.

Belki de bu yüzden "Şeffaflık Toplumu" bir çağın ruhuna tutulmuş felsefi bir projektör gibi okunmalı.

Kitabın yayımlandığı yılları hatırlamak önemlidir. 2012 dünyası, ekonomik krizlerin ardından neoliberalizmin zaferini ilan ettiği, sosyal medyanın küresel ölçekte yükseldiği ve dijitalleşmenin insanlık için neredeyse tartışmasız bir ilerleme vaadi olarak sunulduğu yıllardı.

Teknoloji şirketleri yeni bir özgürlük hikâyesi anlatıyordu.

Bilgi herkesin erişimine açılacaktı.

İletişim sınırsızlaşacaktı.

İnsanlar birbirlerine daha yakın olacaktı.

Dünya daha demokratik olacaktı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu vaatlerin önemli bir bölümünün gerçekleşmediğini görüyoruz.

Bilgi çoğaldı ama hakikat güçlenmedi.

İletişim arttı ama yalnızlık azalmadı.

Görünürlük büyüdü ama güven duygusu derinleşmedi.

Han'ın asıl başarısı da burada ortaya çıkıyor.

O, dijital çağın teknik gelişmeleri yerine, ruhsal sonuçlarını analiz ediyor.

Kitapta sık sık hissedilen melankolik tonun nedeni de bu. Han'ın kaygısı teknolojinin insanı yenmesi değil. Kaygısı, insanın kendisini bir veri kümesine indirgemeye başlamasıdır.

Bugün sosyal medya platformlarında karşılaştığımız manzara bu tespiti doğruluyor. İnsanlar artık yalnızca yaşadıkları hayatı paylaşmıyor; paylaşılabilir bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. Deneyim, temsilin gerisinde kalıyor. Fotoğrafı çekilmeyen bir manzara, paylaşılmayan bir mutluluk ya da duyurulmayan bir başarı sanki eksik sayılıyor.

Han'ın ifadesiyle söylemek gerekirse, modern insan kendi kendisinin reklam ajansına dönüşüyor.

Psikolojik açıdan bakıldığında kitabın en güçlü bölümleri de burada ortaya çıkıyor. Sürekli görünür olma baskısı, bireyi durmaksızın performans göstermeye zorlayan bir sisteme dönüşüyor. İnsan yalnızca çalışırken değil, dinlenirken bile üretmek zorunda hissediyor. Tatil bile bir gösteriye dönüşebiliyor.

Bu durumun sonuçlarını bugün çok daha açık biçimde görüyoruz. Tükenmişlik sendromları, dikkat dağınıklığı, dijital bağımlılık ve sürekli onay arayışı artık bireysel sorunlar değil; toplumsal meseleler hâline gelmiş durumda.

Ancak kitabın en ilginç tarafı, Han'ın özgürlük kavramını yeniden düşünmeye zorlamasıdır.

Yirminci yüzyılın baskı rejimlerinde insanlar konuşamadıkları için özgür değildi.

Yirmi birinci yüzyılda ise insanlar sürekli konuşmaya zorlandıkları için özgür olmayabilir.

Bu paradoks, kitabın kalbinde yer alıyor.

Çünkü Han'a göre günümüz iktidarı yasaklayarak değil, teşvik ederek çalışıyor. Baskı uygulamıyor; görünür olmayı cazip hâle getiriyor. Böylece gözetim dışarıdan gelen bir zorlamaya değil, içeriden yükselen bir arzuya dönüşüyor.

İşte bu noktada kitap siyasi açıdan da önem kazanıyor.

Han, neoliberal kapitalizmin yalnızca ekonomik bir sistem olmadığını savunuyor. Ona göre bu sistem aynı zamanda bir psikoloji ve davranış üretim mekanizması. İnsanların arzularını biçimlendiriyor, beklentilerini belirliyor ve hatta özgürlük anlayışlarını dönüştürüyor.

Tüm bu detaylı analizlere rağmen kitap yine de kusursuz değil.

Han'ın dünyasında gölgeler çok güçlüdür; ışık ise çoğu zaman yeterince görünmez.

Bu nedenle "Şeffaflık Toplumu" bir sonuç kitabından çok bir uyarı kitabı olarak değerlendirilmeli.

Byung-Chul Han'ın asıl başarısı cevaplar vermesinden ziyade, sorular sormasında yatıyor.

Bugün ekranlarla çevrili hayatlarımızın ortasında kitabı yeniden okuduğunuzda şu duygudan kaçamıyorsunuz:

Belki de çağımızın en büyük sorunu bilgi eksikliği değil.

Belki de sorun, her şeyin fazlasıyla görünür olmasıdır.

Çünkü insan ruhu bütünüyle camdan yapılmış bir evde yaşayamaz.

Bazı düşüncelerin karanlığa, bazı duyguların sessizliğe, bazı ilişkilerin ise mahremiyete ihtiyacı vardır.

Han'ın kitabı bizlere bunu hatırlatıyor.

Modern dünyanın gürültüsü içinde unutmaya başladığımız bir gerçeği:

İnsan yalnızca gösterdiklerinden ibaret değildir. Bazen insanı insan yapan şey, kimsenin görmediği taraflarında saklıdır.