Taş Taş Üstünde

Abone Ol

Temmuz sıcağı şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Öğle vakti yaklaşırken sokaklar boşalıyor, taş duvarların gölgeleri bile serinlik vermeye yetmiyordu. Yaşlı bir adam, evinin önündeki incir ağacının altında oturmuş, karşıdaki zeytinliklere bakıyordu. Toprak, güneşin altında sarı bir denize dönüşmüştü.

Uzaktan gelen traktör sesi bir süre duyuldu, sonra sessizlik yeniden her yeri kapladı. Bu sessizlikte insanın aklına hep eski zamanlar gelir. Aynı sıcağın altında harman kaldırılan günler, akşam serinliğinde avlularda
kurulan sofralar, çoktan toprağa karışmış insanların kahkahaları...

Yaşlı adam, yıllardır boş duran komşu evine baktı. "Bir zamanlar çocuk sesleriyle doluydu. Şimdi yabani otlar var. Mahalle değişti, insanlar değişti, zaman değişti" dedi.

Yanına oturup dinledim bir süre...

Belki de insanın hikâye anlatmasının nedeni buydu; zamanın unutturmaya çalıştıklarını koruyabilmek.

Kaybolan hayatların, unutulan insanların ve hafızaya tutunmaya çalışan bir dünyanın içinden...

Büyük romanlar; karakterlerini, onların yaşadığı zamanı, toprağı, dili ve hafızayı da kayıt altına alır.

Polonyalı yazar Wiesław Myśliwski'nin 1984 yılında yayımlanan ve çağdaş Avrupa edebiyatının en önemli eserlerinden biri kabul edilen "Taş Taş Üstünde", ilk bakışta bir köylünün aile mezarı yaptırma çabasını konu alan sıradan bir hikâye gibi görünse de, okur kendisini savaşlarla, rejim değişiklikleriyle, toplumsal dönüşümlerle ve insan belleğinin karmaşık işleyişiyle örülü büyük bir anlatının içinde buluyor.

Romanın merkezinde Szymek Pietruszka var. Kardeşinin ölümünün ardından aile mezarlığını yaptırmaya girişen Szymek, bu süreçte geçmişini yeniden kurmaya başlar. Çocukluğunu, ailesini, savaş yıllarını, aşklarını, pişmanlıklarını ve köyünün değişen yüzünü anlatırken aslında kendi yaşam öyküsünüyle birlikte yirminci yüzyıl Polonya'nın toplumsal tarihini de dile getiriyor. Ancak Myśliwski'nin başarısı, tarihi büyük olayların merkezinden değil de o olayların içinde savrulan sıradan insanların gözünden anlatmasında yatıyor.

Romanın yayımlandığı dönem, Polonya'nın sosyalist rejimin son yıllarını yaşadığı bir zamana denk geliyor. II. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkımın ardından şekillenen yeni siyasal düzen, kırsal yaşamı da köklü biçimde değiştirmiştir. Tarımsal üretim ilişkileri dönüşmüş, köylerden kentlere göç hızlanmış, geleneksel yaşam biçimleri çözülmeye başlamıştır.

Myśliwski, bu değişimleri ideolojik sloganlara başvurmadan anlatıyor. Onun ilgisini çeken şey devlet politikalarından çok, bu politikaların insanların hayatlarında açtığı görünmez yaralardır.

Bu yönüyle "Taş Taş Üstünde", resmî tarihin dışında kalmış insanların romanıdır. Tarih kitaplarının çoğu savaşları, liderleri ve siyasal kararları kaydeder. Oysa Myśliwski, savaş sırasında oğlunu kaybeden bir annenin sessizliğini, toprağını terk etmek zorunda kalan köylünün çaresizliğini ve değişen dünyanın karşısında anlam arayan insanların hikâyesini anlatıyor. Romanın en güçlü yanlarından biri de tam olarak budur.

Myśliwski'nin, sözlü anlatım geleneğini modern roman estetiğiyle buluşturabilmesi edebi açıdan da çok
güçlü olmasını sağlıyor.

Szymek'in anlatısı çoğu zaman bir köy meydanında, bir kahvede ya da uzun bir yolculuk sırasında dinlenen hikâyeleri andırıyor. Anılar birbirini doğrusal bir sırayla izlemiyor; biri diğerini çağırıyor, bir olay başka bir hatırayı tetikliyor. Böylece roman, insan hafızasının çalışma biçimine yaklaşıyor.

Bu teknik tercih, romanı zaman zaman zorlayıcı hale getiriyor. Olay örgüsünün parçalı yapısı ve uzun monologlar, hızlı ilerleyen hikâyelere alışkın okurların sabrını sınayabilir. Bazı bölümlerde tekrar hissi oluştuğu da söylenebilir. Ancak bu durum, yazarın anlatısal zaafından çok bilinçli bir tercihin sonucudur. Çünkü Myśliwski için mesele olay anlatmak değil, hafızanın kendisini görünür kılmaktır.

Szymek ne kahramandır ne de kurbandır. Hatalar yapan, bazen bencilleşen, bazen dürüstleşen, bazen de geçmişini yeniden yorumlayan sıradan bir insandır. Onun anlatısında yalnızca yaşanmış olayların yanında, insanın kendisini nasıl hatırladığını da görüyoruz. Bu nedenle roman aynı zamanda belleğin güvenilirliği üzerine kurulmuş bir sorgulamadır. Bu anlatım romanın psikolojik boyutunu da son derece güçlü kılıyor.

Eserin felsefi katmanında ise ölüm ve zaman kavramları öne çıkıyor. Aile mezarı yaptırma fikri, görünürde somut bir amaçtır; ancak roman ilerledikçe bunun aslında unutulmaya karşı verilen bir mücadele olduğu anlaşılıyor.

İnsan ölür, köyler değişir, evler yıkılır, kuşaklar kaybolur.

Peki geriye ne kalır?

Myśliwski'nin cevabı açıktır: Hikâyeler. İnsan, anlattığı ve hatırladığı sürece yaşamaya devam eder.

Romanın Türk okurları açısından dikkat çekici yanlarından biri de Yaşar Kemal'i hatırlatmasıdır.

Myśliwski'nin Yaşar Kemal'e duyduğu hayranlık bilinmektedir. Nitekim iki yazar arasında yalnızca tematik değil, estetik düzeyde de önemli benzerlikler var. Yaşar Kemal nasıl Çukurova'nın sesini dünya edebiyatına taşıdıysa, Myśliwski de Polonya köylüsünün hafızasını evrensel bir anlatıya dönüştürüyor.

Her ikisi de sözlü kültürden beslenir, toprağı bir mekân olarak değil, yaşayan bir varlık olarak görür ve sıradan insanların hayatlarını büyük edebiyatın merkezine yerleştirir.

Ancak aralarındaki farklar da en az benzerlikleri kadar önemli. Yaşar Kemal'in anlatısı daha destansı, daha dışavurumcu ve daha mücadeleci bir çizgi izler. Onun kahramanları çoğu zaman dünyayı değiştirmeye çalışır. Myśliwski'nin karakterleri ise değişmiş dünyanın içinde kaybolan anlamı ararlar.

Yaşar Kemal'in romanlarında hareket ve direniş öne çıkarken, Myśliwski'nin eserlerinde hatırlama ve muhasebe ağır basar. Biri rüzgârın, diğeri yankının peşindedir.

"Taş Taş Üstünde" Avrupa kırsalının geçirdiği dönüşümü anlamak için son derece önemli bir metin. Köy yaşamının çözülüşü, aile bağlarının değişmesi, toprağın ekonomik ve kültürel anlamının farklılaşması romanın temel meseleleri arasında. Bu yönüyle eser Polonya ile birlilkte, Türkiye dahil birçok ülkede yaşanmış benzer dönüşümleri de düşündürüyor.

Bir tarihçi, antropolog ya da sosyolog için eser, kırsal yaşamın kültürel dokusuna ilişkin zengin gözlemler sunuyor. Gelenekler, cenaze ritüelleri, aile ilişkileri, çalışma biçimleri ve gündelik hayat ayrıntıları, akademik araştırmaların ulaşmakta zorlandığı bir canlılıkla aktarılıyor.

Romanın kusurları yok mudur?

Elbette var.

Yer yer uzayan anlatım, tekrar eden bölümler ve bilinçli olarak yavaş tutulan tempo bazı okurlar için yorucu olabilir. Ancak bu kusurlar, eserin ulaştığı edebî derinliğin yanında çok sığ kalıyor. Çünkü Myśliwski'nin amacı sürükleyici bir olay örgüsü kurmanın yanında, insan hafızasının katmanlarını ortaya çıkarmak.

Son sayfa kapandığında okurun zihninde kalan şey bir mezar yapımı hikâyesi olmuyor.

Geriye, yavaş yavaş silinen bir dünyanın sesi kalıyor. Tıpkı Yaşar Kemal'in Çukurova'sı gibi, Myśliwski'nin Polonya köyleri de edebiyat sayesinde yaşamaya devam ediyor.

Taş taş üstüne konularak yapılan bir mezar değil, zamana karşı kurulmuş bir hafıza anlatısı...

İşte romanın büyüklüğü de burada yatıyor.