Teke Şenliği

Abone Ol

Peru edebiyatının Nobel’li yazarı Mario Vargas Llosa, iktidarı uzaktan inceleyen bir yazar değil; onun karanlık koridorlarında dolaşmayı göze alan bir romancı.

“Teke Şenliği” de bir diktatörün çöküşünü anlatırken, bir toplumun nasıl yavaş yavaş çözüldüğünü gösteren sert, sarsıcı bir roman.

Hikâyenin merkezinde, Dominik Cumhuriyeti’ni otuz bir yıl boyunca yöneten Rafael Trujillo var. Ama Llosa’ nın derdi kuru bir tarih anlatısı yerine, otarihin içindeki insanı kazımak.

İktidarın insan ruhunu nasıl dönüştürdüğünü, korkunun nasıl bulaşıcı hale geldiğini, suskunluğun nasıl bir toplumsal alışkanlığa dönüştüğünü gösteriyor.

Roman üç ayrı damar üzerinden akıyor: Trujillo’nun son günü; suikastçıların gerilim dolu bekleyişi; yıllar sonra ülkesine dönen Urania’nın geçmişle hesaplaşması.

Bu yapı romanı diri tutuyor. Bölümler arasında geçerken sadece zaman değil, bilinç de yer değiştiriyor. Llosa bunu öyle ustalıkla yapıyor ki okur bir an diktatörün zihninde, bir an kurbanın travmasında, bir an da tetikçinin tereddüdünde buluyor kendini.

Dil meselesine gelince… Llosa süs peşinde değil. Sert sahneleri yumuşatmıyor ama ajitasyona da kaçmıyor. Şiddeti gösteriyor; çünkü o şiddet zaten rejimin dili.

Yer yer uzayan iç monologlar var, evet. Özellikle Trujillo’nun zihnine girdiğimiz bölümlerde tekrar hissi bilinçli olarak artırılmış. Bu tekrar bazen yoruyor olsa da o narsistik, paranoyak ruh halini de derinleştiriyor. Okur olarak rahatsız oluyorsunuz. Zaten yazarın istediği de bu.

“Teke Şenliği” bir diktatör romanı olmasının yanında iktidar mekanizmasının da romanı...

Trujillo tek başına bir “canavar” değil burada. Onu ayakta tutan bürokratlar, korkudan susan aydınlar, çıkarını kollayan iş insanları, sadakatle yükselen askerler var.

Rejim dediğimiz şeyin tek bir adamdan ibaret olmadığını, bir sistem olduğunu anlatıyor Llosa. Bu yüzden roman Dominik Cumhuriyeti sınırlarını aşıyor; denetimsiz gücün olduğu her yere temas ediyor.

Psikolojik katman romanın en güçlü tarafı... Trujillo’yu karikatürize etmiyor Llosa. Onun yaşlanma korkusunu, cinsel takıntılarını, iktidar ile erkeklik arasında kurduğu hastalıklı bağı sabırla açıyor. Güç arttıkça korkunun da arttığını gösteriyor. Diktatörün en büyük düşmanı bazen kendi bedeni, bazen kendi paranoyası...

Urania karakteri ise romanın vicdanı gibi. Çocuk yaşta yaşadığı travma, bireysel bir dram olmanın ötesinde rejimin kadın bedeni üzerindeki tahakkümünün simgesi. Onun suskunluğu ve yıllar sonra patlayan öfkesi, diktatörlüklerin kuşaklar boyunca bıraktığı izleri görünür kılıyor. Bu yönüyle roman, feminist bir okumanın da kapısını aralıyor.

Teknik açıdan bakıldığında kurgu son derece sağlam yapı üzerine kurulmuş. Paralel anlatılar, gerilimli suikast bölümleri, zamansal sıçramalar bütüncül bir okuma deneyimi sunuyor.

Roman yer yer bir politik gerilim filmi temposuna ulaşıyor. Ancak karakter sayısının fazlalığı ve siyasal arka planın yoğunluğu, dikkat isteyen bir okuma gerektiriyor. Bu bir plaj romanı değil; okurundan emek talep eden bir metin.

Sonuçta “Teke Şenliği” kolay bir kitap değil, güçlü bir kitap.

Llosa burada ne hamasi bir kahramanlık öyküsü yazıyor ne de siyasal slogan atıyor. Daha zor bir yolu seçiyor: İnsanların nasıl kirlenebildiğini, korkuyla nasıl uzlaşabildiğini, gücün nasıl baş döndürdüğünü gösteriyor.

Roman bittiğinde insanın zihninde şu soru kalıyor:

Bir diktatör mü toplumu çürütür, yoksa çürümeye hazır bir toplum mu diktatör üretir?

Edebiyat bazen rahatlatır. Ama büyük edebiyat yüzleştirir. “Teke Şenliği”” o yüzleştirmeyi sonuna kadar göze alan bir roman.

Rahatsız ediyor, düşündürüyor ve uzun süre peşimizi bırakmıyor.