Bir dönemin içinde sıkışıp kalmış insanların nabzını tutan bir kitaptan bahsetmek istiyorum.

Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları” isimli romanı 1. Dünya Savaşı sonrası işgal altındaki İstanbul’u anlatırken, büyük olaylardan çok küçük hayatlara eğiliyor. Belki de bu yüzden daha sahici duruyor.

Bir üçlemenin ilk kitabı olan romanın en güçlü tarafı karakterleri. Öyle kusursuz kahramanlar yok burada. Herkes biraz eksik, biraz kararsız, biraz da kırılgan. Zaten insan dediğin de böyle değil mi?

Kemal Tahir bunu iyi yakalamış. Ama açık konuşmak gerekirse, bu kadar iç hesaplaşma bazen tempoyu düşürüyor. Bazı bölümlerde ilerlemek zorlaşıyor; sanki hikâye değil de düşünceler akıyor.

Kitap, o işgal yıllarının havasını gerçekten hissettiriyor. Sokaklar, evler, insanlar; her şeyin üstünde bir baskı, bir tedirginlik var.

Sayfaları okurken görmekten çok yaşıyorsunuz. Yine de zaman zaman, yazar anlatıyı biraz fazla açıklamak istiyor hissi veriyor. Okura bırakabileceği bazı şeyleri de kendisi söylüyor.

Siyasi tarafı ise oldukça ilginç. Herkesin net bir şekilde “iyi” ya da “kötü” olduğu bir dünya kurulmamış. Direnen de var, kabullenen de, arada kalan da…

Bu gri alanlar romanı daha gerçek kılıyor. Ama bir yandan da bazı okurlar için yön duygusunu zayıflatabilir; çünkü yazar size ne düşüneceğinizi söylemiyor.

Toplumsal açıdan bakınca roman neredeyse bir gözlem defteri gibi.

Sınıflar arasındaki farklar, insanların geçim derdi, şehir hayatının değişimi…

Hepsi detaylı. Bazen fazla detaylı. Hikâyeden kopup bir analiz okuyor gibi hissettiğiniz anlar da oluyor.

İnsanların içindeki o ezilmişlik, çaresizlik ve bazen de sessiz öfke çok iyi verilmiş. Bu da psiklojik açıdan ilginç kılıyor. Okurken karakterlerle aranıza mesafe koyamıyorsunuz.

Karakterlerin iç dünyaları, özelikle işgalin yarattığı aşağılanma ve çaresizlik duygusu her satırda kendini hissettiriyor.

Felsefi olarak özgürlük, aidiyet ahlaki sorumluluk gibi kavramları irdeliyor. Alttan alta da şu soruyu soruyor: İnsan ne zaman gerçekten özgürdür?

Yer yer ağır, hatta bugünün okuru için zorlayıcı bir dili var. Ama bu da romanın ruhunun bir parçası gibi. Yine de akıcılığı zaman zaman sekteye uğrattığını kabul etmek lazım.

Kurgu da geniş bir kadroya yayıldığı için bazı yerlerde dağınık hissi veriyor. Sonuçta “Esir Şehrin İnsanları” bir üçlemenin ilk kitabı...

Diğer kitaplar; “Esir Şehrin Mahpusu” ve “Yol Ayrımı” da okunmayı hak ediyor. Seri tamamlandıktan sonra bütüncül yapıyı daha iyi görebiliyorsunuz.

Bu kitap, yaşayan bir metin. Eksikleriyle, fazlalıklarıyla, bazen tökezleyen ama hep bir şey söyleyen bir roman. Ayrıca Türkiye’nin modernleşme sancılarını anlamak isteyen okuyucular için güçlü bir metin.

Okuyup bitirdiğinizde aklınızda olaylardan çok insanların kalması da bunun en açık göstergesi.