Kapağını kapattığınızda içinizde bir şeylerin yerinden oynadığını hissedeceğiniz bir kitaptan bahsetmek istiyorum.

Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” isimli eserini okurken bir romanın içinde değil de, bir dönemin tam ortasında yürüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

Kitapta anlatılanlar 70’li yılların o gergin, karmaşık Türkiye’si. Ve tabii ki bu hikâyenin merkezinde Deniz Gezmiş var. Ama mesele sadece onun hayatı değil.

Aslında burada anlatılan, bir kuşağın hayalleri, öfkesi, inadı ve biraz da çaresizliği...

Erdal Öz, bu kitabı yazarken klasik bir roman kurmaya çalışmıyor. Daha çok gördüklerini, duyduklarını, tanık olduklarını yan yana getiriyor.

Röportajlar, anılar, gözlemler…

Hepsi iç içe. Bu yüzden kitap bazen bir belgesel gibi akıyor. Bu iyi mi kötü mü? Açıkçası ikisi de. Çünkü bir yandan çok gerçek geliyor, öte yandan “hikâye” duygusu yer yer zayıflıyor.

Anlatım dili ise oldukça sade... Öyle süslü cümleler, edebi şovlar yok. Zaten buna gerek de yok. Anlatılanlar yeterince ağır. Ama bu sadelik bazen biraz fazla düzleşiyor. Okurken bazı yerlerde ritmin düştüğünü hissediyorsunuz.

İşin tarih ve siyaset tarafı ise kitabın en güçlü yanlarından biri... O dönemin atmosferini anlamak için ciddi bir pencere açıyor.

Öğrenci hareketleri, devletin sert refleksleri, toplumun ikiye bölünmüş hali…

Hepsi arka planda değil, neredeyse başrolde. Ama şunu da söylemek lazım: Erdal Öz burada mesafeli bir anlatıcı değil. Tarafını gizlemiyor. Bu da metni daha samimi yapıyor ama “nesnel mi?” sorusunu da beraberinde getiriyor.

Karakterlerin iç dünyasına çok derin inilmiyor. Daha çok dışarıdan bir göz var. Yani Deniz Gezmiş’in ne hissettiğini tamamen çözmüyorsunuz ama onu hissetmeye başlıyorsunuz. Bu da aslında farklı bir anlatım tercihi...

Sosyolojik açıdan bakınca kitap, tek bir insanın hikâyesinden çok bir dönemin fotoğrafı gibi...

Gençlik nasıl radikalleşti, toplum buna nasıl tepki verdi?

Bunları görmek mümkün. Bir anlamda, Türkiye’nin o kırılma anlarından birine içeriden bakıyorsunuz.

Felsefi bir tartışma yok gibi görünüyor ama aslında her sayfada sorular dolaşıyor: Adalet nedir? Devlet ne kadar ileri gidebilir? Bir insan ne uğruna her şeyi göze alır? Kitap cevap vermiyor, sizi o sorularla baş başa bırakıyor.

Teknik olarak biraz dağınık bir yapısı var. Bölümler arasında geçişler bazen keskin. Bu da herkese hitap etmeyebilir. Daha klasik bir anlatı bekleyenler zorlanabilir.

Gülünün Solduğu Akşam”, uzun süre belleklerde kalan bir kitap. Çünkü size sadece bilgi vermiyor; bir duyguyu, bir dönemin ağırlığını hissettiriyor.

Deniz Gezmiş’i anlamak isteyenler için evet, önemli bir kapı. Ama belki daha da önemlisi, o dönemde yaşamanın ne demek olduğunu sezdiriyor.

Bazen kitaplar cevap vermez. Sadece insanın içine yerleşir.

Bu da onlardan biri...