Bazen bir kitabı elinize aldığınızda meselenin o kitabı okumak olmadığını aslında kendinizle küçük bir hesaplaşmaya gireceğinizi fark edersiniz.
Schopenhauer’ın “Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine” adlı eseri de sizi böyle hissettirecek bir kitap.
Sizi sadece “nasıl okumalıyım?” sorusuna götürmüyor; daha derine inip, “ben gerçekten düşünüyor muyum?” diye sormaya başlıyorsunuz.
19. yüzyıl Avrupa’sında yazılmış bu metinler, bugünden bakınca şaşırtıcı biçimde tanıdık geliyor. O dönemde de bilgi hızla çoğalıyor, insanlar çok okuyor ama belki de yeterince düşünmüyordu.
Schopenhauer bu noktada söze girerek aslında bugün de sıkça karşılaştığımız bir durumu işaret ediyor: Okuyan ama sindirmeyen, bilgiyle temas eden ama onu içselleştirmeyen insan tipi.
Kitabın dili oldukça sade ama bir o kadar da keskin. Yazar lafı dolandırmıyor, doğrudan söylüyor. Yer yer alaycı, yer yer sert. Okuru rahat ettirmek gibi bir derdi yok.
Bu dürüstlük metni güçlü kılsa da herkese hitap etmesini de zorlaştırıyor. Çünkü bazı cümlelerde kendinizi hedef alınmış gibi hissetmeniz mümkün.
Felsefi olarak bakıldığında, Schopenhauer burada da bildiğimiz çizgisini sürdürüyor. Ona göre asıl mesele başkalarının ne düşündüğü değil, sizin ne üretebildiğiniz.
Okumak, başkalarının zihninde gezintiye çıkmaksa, düşünmek o yolculuktan geriye size kalanlardır. Bu bakış açısı, aradan geçen zamana rağmen hâlâ taze.
Psikolojik açıdan ise yazarın insanlara pek de iyimser baktığını söylemek zor. Çoğu insanı yüzeysel, taklitçi ve düşünmekten kaçınan bir noktada görüyor. Bu bir ölçüde gerçekçi olabilir ama zaman zaman fazla genelleyici ve üstten bakan bir tona kaydığı da oluyor.
Sosyolojik olarak kitap, düşünce üretiminin nasıl bir ortamda şekillendiğine dair ipuçları veriyor. Schopenhauer, popüler olanın her zaman değerli olmadığını açıkça söylüyor.
Bugün sosyal medya akışlarında hızla tüketilen içerikleri düşününce, bu eleştirinin hâlâ ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Bilimsel bir metin değil elbette, ama düşünme ve öğrenme üzerine söyledikleri günümüzün bilişsel yaklaşımlarıyla şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Özellikle “aktif düşünme” meselesi, bugün eğitimde sıkça vurgulanan bir konu.
Teknik açıdan bakarsak, kitap kısa ama yoğun bölümlerden oluşuyor. Her bölümde durup düşünme ihtiyacı hissediyorsunuz. Bu da akışı biraz yavaşlatıyor ama aslında kitabın doğasına uygun bir durum. Hızlı okunacak bir metin değil zaten.
Siyasi bir kitap sayılmaz, ancak satır aralarında güçlü bir birey vurgusu var. Kalabalığın düşüncesine teslim olmamayı, kendi aklını kullanmayı öneriyor. Bu da ister istemez eleştirel bir duruş yaratıyor.
Artılarına bakınca, kitap insanı dürtüyor. Okuma alışkanlığını sorgulatıyor, düşünmeye zorluyor. “Ben ne yapıyorum?” diye sormaya başlıyorsunuz.
Eksi tarafında ise şu var: Yazarın tonu zaman zaman mesafeli ve hatta biraz kibirli. Okurla sohbet etmekten çok, onu yargılıyormuş hissi verebiliyor. Bu da herkes için kolay bir okuma deneyimi sunmuyor.
Sonuçta bu kitap, herkese hitap eden bir metin değil. Ama okuma eylemini ciddiye alan, düşünmenin peşine düşen biriyseniz, size mutlaka bir şey katıyor.
Bu kitabı bitirdiğinizde yeni fikirler edinmenin yanında aynı zamanda kendinize biraz daha dikkatle bakmaya başlıyorsunuz.