Adı fazlasıyla mütevazı kitaplar vardır.

Nermin Yıldırım’ın “Ev” romanı da onlardan biri...

Ev deyip geçiyorsunuz önce. Oysa birkaç sayfa sonra anlıyorsunuz ki burada anlatılan şey bir mekân değil; bir hafıza, bir yük, bir kapan.

Bu roman, okuru misafir etmiyor. İçeri çağırıyor ama rahat ettirmiyor. Hatta çoğu zaman nefes aldırmıyor.

Yıldırım, bu rahatsızlığı bilinçli olarak kuruyor. Çünkü anlattığı hikâye konforlu bir yerden bakılacak türden değil.

Nermin Yıldırım’ın edebiyatında beni her zaman etkileyen şey, dilin kendini ispatlama derdinin olmamasıdır.

Ev” de de cümleler gösteriş yapmıyor, okura göz kırpmıyor. Ama her biri bir ağırlık taşıyor.

Kısa cümleler var; vuruyor ve geçiyor. Uzayan cümleler var; okuru içine çekip biraz orada bırakıyor.

Metin karanlık, evet ama bu karanlık estetik bir dekor değil. Yaşanmışlık hissi taşıyor. Yazar metaforu süs olsun diye değil, derinleşmek için kullanıyor. Bunun bedeli de var elbette. Bazı imgeler ve duygular gereğinden fazla tekrar ediliyor. Okur zaten anlamışken, metin hâlâ anlatmaya devam ediyor. Bu da yer yer ritmi düşürüyor.

“Ev” tarihsel bir roman değil. Ya da belirli bir dönemi işaret etmiyor, fakat Türkiye’de kuşaklar boyunca değişmeyen bazı yapıları çok iyi yakalıyor.

Suskunluk, itaat, aile içi hiyerarşi, görünmeyen şiddet...

Öte yandan roman açık bir politik söylem kurmuyor. Ama zaten her politik söz yüksek sesle söylenmez.

Kadınlık hâli, çocukluk, beden ve aile üzerinden kurulan baskı düzeni, bu metni başlı başına politik bir yere taşıyor.

Yıldırım anlatmak istediklerini yüksek sesle dillendirmiyor ama anlattıkları uzun süre kulakta kalıyor.

Romanın en güçlü taraflarından biri psikolojik derinliği...

Ev”, travmayı bir duygu hâli olarak görmek yerine yaşanılan bir mekân olarak anlatıyor.

Odalar hatırlıyor, eşyalar susuyor, duvarlar tanık. Karakterlerin ruh hâli abartılı değil, dramatize edilmemiş; daha çok içten içe çöken bir ağırlık gibi.

Yine de bu yoğunluk herkes için kolay olmayabilir. Olaydan çok duyguya yaslanan bölümler, sabırsız okuru zorlayabilir.

Roman, “hadi devam edelim” diyen bir metin değil; “burada dur, bak” diyen bir metin.

“Ev”, sosyolojik olarak “aile” kavramını ters yüz ediyor. Ev burada sığınılan bir yer olmanın ötesinde; şekillendirilen, bastırılan, yaralanılan bir alan.

“Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışının edebiyattaki karşılıklarından biri bu roman.

Sessizlik, sevginin yerine geçiyor; düzen, şefkatin önüne konuyor.

Bu yönüyle “Ev”, bireysel bir hikâye anlatıyormuş gibi yapıp aslında kolektif bir hafızaya dokunuyor.

Kurgu klasik bir düzlemde ilerlemiyor. Zaman ileri geri gidiyor, anlatı yer yer bilinç akışına yaklaşıyor. Tematik olarak bu tercih yerinde; fakat teknik açıdan her geçiş aynı güçte değil.

Bazı bölümler arasında daha sağlam bağlar kurulabilirdi. Bu da romanın genel bütünlüğünde küçük aksamalara yol açıyor.

“Ev”, kolay sevilecek bir roman değil. Rahatlatmıyor, iyi hissettirmiyor, “bitince ferahladım” dedirtmiyor. Ama edebiyatın her zaman böyle bir görevi de yok zaten.

Nermin Yıldırım, okuru rahatsız etmeyi göze alıyor. Çünkü bazı evlerin gerçek hali ancak rahatsız edildiğinde anlaşılır.

Herkes için olmasa da; “Ev” in içine giren okur, çıktığında aynı yerde durmuyor. Ve bazen edebiyattan beklenebilecek en dürüst şey de tam olarak bu.