Yıllar önce, İstanbulda yaşadığım dönemlerde, tarihi yarımada gezilerini severdim.

Sonbaharın ilk günleriydi. Yine bu tarihi yarımada gezilerimin birinde, Beyazıt Meydanı’nda, Sahaflar Çarşısı’nın önünde eski kitaplara bakınırken sararmış bir mektup fotoğrafı dikkatimi çekmişti. Kimin yazdığı belli değildi. Tarihi silinmişti. Satırların bir yerinde yalnızca şu cümle okunuyordu: “Bugün bana hain diyorlar.” Sonrası yırtılmıştı.

Mektubun olduğu sayfayı okudum. Genel bilgilerden bahsediyordu ama net bir bilgi yoktu. Kitabı yerine bırakırken düşündüm. Tarih boyunca nice insan kahraman olarak doğmadı; kahraman ilan edildi. Nice insan da hain olarak ölmedi; hain ilan edildi. Aradaki farkı belirleyen şey çoğu zaman hakikat değil, zamanın kendisiydi.

Selim Erdoğan’ın "Hain: Mezarıma Tükürecekler" romanı tam da bu nedenle önemli. Çünkü bu roman, Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmış büyük anlatısına değil, henüz sonucun bilinmediği günlere bakıyor. Bayrakların henüz göndere çekilmediği, nutukların henüz yazılmadığı, tarih kitaplarının henüz hüküm vermediği günlere...

O günlerde İstanbul işgal altındadır. Sokaklarda İngiliz askerleri dolaşır. Limanlarda yabancı bayraklar dalgalanır. Kahvehanelerde insanlar seslerini alçaltarak konuşur. Kimse yarının ne getireceğini bilmez. Ve tam da böyle zamanlarda insanların karakterleri kadar korkuları da görünür hâle gelir.

Romanın merkezindeki Ahmet Muhtar, işte bu korkuların ve hayal kırıklıklarının insanıdır.

Türk romanında Millî Mücadele yılları çok anlatıldı. Ancak çoğu eser zaferin ışığından bakmayı tercih ediyor. Selim Erdoğan ise yenilginin gölgesinden bakıyor.

Ahmet Muhtar, Balkan Harbi’nin, Trablusgarp’ın ve Birinci Dünya Savaşı’nın içinden geçmiş bir subaydır. Yalnız bedeni değil, inançları da yorgundur. Bir zamanlar uğruna savaştığı ideallerin çöktüğünü görmüş, arkadaşlarını kaybetmiş, devletin dağılmasına tanıklık etmiştir. Mondros sonrasında İstanbul’a döndüğünde bir asker olmasının yanında, tarih tarafından tüketilmiş bir adamdır.

Selim Erdoğan’ın başarısı burada ortaya çıkıyor. Ahmet Muhtar’ı klasik tarihî roman kahramanı olarak çizmiyor. Onu kusurlarıyla, öfkeleriyle, yanılgılarıyla veriyor. Böylece karakter bir roman kişisi olmaktan çıkıp dönemin ruhuna dönüşüyor.

Aslında Ahmet Muhtar’ın hikâyesi biraz da Osmanlı’nın son yıllarının hikâyesidir. İkisi de savaşlardan çıkmıştır. İkisi de neye inanacağını bilemez durumdadır. İkisi de ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Romanın adı ilk bakışta sert bir hüküm içeriyor gibi görünür.

“Hain.”

Türkçede bundan daha ağır birkaç kelime vardır belki ama daha yıkıcı çok azı bulunur.

Bir insanın katil olduğu unutulabilir.

Bir insanın hırsız olduğu unutulabilir.

Ama “hain” damgası nesiller boyunca taşınır.

Selim Erdoğan’ın romanı bu damganın ne kadar kolay vurulduğunu, fakat ne kadar zor anlaşıldığını gösteriyor.

Çünkü roman boyunca okur sürekli aynı soruyla karşı karşıya kalıyor:

Bir insan gerçekten ne zaman hain olur?

Yanlış tarafta durduğunda mı?

Kaybettiğinde mi?

Yoksa çoğunluğun inanmadığı bir şeye inandığında mı?

Bu soruların kesin cevapları yok. Romanın gücü de burada yatıyor. Erdoğan okuyucuya ahlak dersi vermiyor. Onu rahatlatmıyor. Tam tersine huzursuz ediyor.

“Hain” yalnızca Ahmet Muhtar’ın hikâyesi değil. Romanın asıl kahramanı belki de İstanbul’dur.

İşgal altındaki şehir, roman boyunca yaşayan bir organizma gibi hareket ediyor. Pera’nın kalabalıkları, Galata’nın limanları, karanlık sokaklar, kahvehaneler, meyhaneler ve karargâhlar yalnızca dekor değil. Anlatının ruhuna dönüşüyor.

Selim Erdoğan’ın tarihçi tarafı burada belirginleşiyor. Dönemin İstanbul’unu yalnızca olayların geçtiği yer olarak değil, başlı başına bir karakter olarak kuruyor. Rum tüccarlar, Levantenler, Beyaz Rus göçmenler, İngiliz subayları, Kuvvacılar ve eski İttihatçılar aynı şehirde yan yana yaşarken ortaya son derece canlı bir toplumsal panorama çıkıyor.

Bu açıdan roman için; bir savaş hikâyesi olmasının yanında, çöken bir dünyanın fotoğrafıdır da
diyebilirim.

Selim Erdoğan uzun yıllardır Millî Mücadele üzerine çalışan bir araştırmacı ve tarih yazarı. Bu birikim romanın en büyük avantajlarından biri.

Dönemin siyaseti, örgütlenme biçimleri, gizli faaliyetleri, işgal güçlerinin yöntemleri ve Anadolu’daki direniş ağı anlatıya güçlü bir gerçeklik kazandırıyor. Okur, yazarın araştırma yaptığına değil, dönemi yaşadığına inanıyor.

Ancak tarihsel bilgi bazen iki ucu keskin bir bıçaktır.

Romanın bazı bölümlerinde bilgi yoğunluğu hikâyenin ritmini düşürüyor. Yazarın anlatmak istediği tarihsel ayrıntılar, kimi zaman karakterlerin önüne geçebiliyor. Bu durum özellikle kurgu ile tarih arasında hassas denge arayan okurlar için hissedilebilir düzeyde.

Yine de Erdoğan çoğu yerde bu tuzaktan kurtulmayı başarıyor.

“Hain”i okurken Kemal Tahir’i hatırlamamak mümkün değil.

Bu benzerlik sadece tarihsel dönemin ortaklığından kaynaklanmıyor. İki yazarın da ilgilendiği temel mesele aynı: Tarihin büyük olaylarının içindeki sıradan insan.

Kemal Tahir nasıl ki devlet ve toplum ilişkisini romanın merkezine koyduysa, Selim Erdoğan da bireyin tarih karşısındaki yalnızlığını merkeze alıyor. Nitekim birçok okur ve eleştirmen de romanda Kemal Tahir etkisine dikkat çekiyor.

Fakat Erdoğan taklitçi değil. Daha hızlı, daha sinematografik ve daha modern bir anlatım kuruyor.

Romanın casusluk ve gerilim öğeleri de bu farkı belirginleştiriyor.

Romanın en başarılı katmanı ise kesinlikle psikolojik derinliğinde saklı.

Ahmet Muhtar aslında savaşın insanda bıraktığı görünmez yaraların temsilcisi. Günümüzde travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılan birçok belirtiyi karakterde görmek mümkün. Sürekli kuşku duyması, insanlara güvenememesi, öfke patlamaları ve geçmişle hesaplaşması bunun işaretleri.

Bu nedenle “Hain”, tarihî bir roman olmasının yanında savaşın insan ruhunda açtığı çatlakları anlatan
psikolojik bir roman olarak da okunabilir.

Eserin en güçlü tarafı atmosfer kurma becerisi. İşgal İstanbul’u son yıllarda yazılmış tarihî romanlar arasında az rastlanır bir canlılıkla veriliyor. Anlatımın akıcılığı, gerilim duygusu ve tarihsel ayrıntılar romanı sürükleyici kılıyor. Okur yorumlarının büyük bölümü de bu akıcılığa ve dönemin başarılı biçimde yansıtılmasına dikkat çekiyor.

Öte yandan romanın en önemli zayıflığı, bazı sürprizlerin ve karakter yönelimlerinin deneyimli okurlar tarafından erken tahmin edilebilir olması. Bazı değerlendirmelerde olay örgüsünün belirli noktalarda fazla öngörülebilir bulunduğu da görülüyor.

Bu durum romanın etkisini tamamen ortadan kaldırmıyor; ancak dramatik gerilimin bir bölümünü azaltıyor.

Tarih, çoğu zaman mezar taşlarının üzerine yazılan isimlerden ibaret değildir. Tarih biraz da mezar taşı
bile olmayan insanların hikâyesidir.

Selim Erdoğan’ın “Hain”i, işte o unutulmuş insanların arasına bakıyor.

Roman bittiğinde akılda Ahmet Muhtar ile birlikte bir soru kalıyor:

Eğer biz de 1919 İstanbul’unda yaşasaydık, hangi tarafta dururduk?

Bugünün bilgisiyle cevap vermek kolay.

Fakat tarih, insanların sonucu bilmeden verdiği kararların toplamıdır.

Belki de bu yüzden “Hain”, Millî Mücadele üzerine yazılmış bir roman olmaktan çok, insanın kendi
vicdanıyla yaptığı sonsuz pazarlığın romanıdır.