Bir Mayıs sabahı, Aydın’ın dağlarını gezerken yaşlı bir köylüyle karşılaşmıştım. Elindeki bastonla ufku işaret ederek durmuş, uzun süre sessiz kalmıştı. Sonra, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, “Biz burada top, tüfek sesleriyle büyüdük evlat” demişti. “Şimdi tarlaya, zeytinliğe bakıyorsun, ama bir zamanlar bu topraklarda açlık da vardı, ölüm de vardı, umut da vardı.” Ardından eklemişti: “İnsan bazen bir milletin nasıl ayakta kaldığını unutuyor.”

Turgut Özakman’ın "Şu Çılgın Türkler" adlı kitabını yıllar sonra yeniden okurken aklıma o yaşlı adam geldi. Çünkü Özakman’ın anlattığı hikâye bir savaşın değil, yenilginin eşiğine gelmiş bir toplumun yeniden ayağa kalkma iradesinin, umutsuzluğun içinden filizlenen kolektif direncin hikâyesidir.

2005 yılında yayımlanan ve kısa sürede yüz binlerce okura ulaşarak Türkiye yayıncılık tarihinin en büyük başarılarından birine dönüşen eser, Kurtuluş Savaşı’nı tarih kitaplarının soğuk diliyle değil, romanın canlı anlatımıyla yeniden kuruyor.

Özakman’ın yaklaşık yarım asrı aşan araştırmalarının ürünü olan kitap, resmi tarih ile edebiyat arasında özgün bir köprü kurma iddiası taşıyor. Yazarın 1948 yılında Polatlı’dan Dumlupınar’a yaptığı yürüyüş sırasında bu kitabı yazma fikrini geliştirdiği ve eserin onlarca yıllık araştırmanın sonucu olduğu belirtilmektedir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki "Şu Çılgın Türkler" teknik anlamda klasik bir roman değil. Daha çok belgesel roman, tarihsel anlatı ve popüler tarih arasında duran melez bir tür. Bu yönüyle Kemal Tahir’in tarihsel romanlarından ya da Tarık Buğra’nın "Küçük Ağa"sından farklı bir yerde duruyor. Özakman’ın amacı estetik deneyden çok tarihsel hafızayı diri tutmaktır.

Edebi açıdan bakıldığında kitabın en güçlü tarafı anlatım enerjisidir. Yaklaşık yedi yüz elli sayfalık hacmine rağmen akıcı bir ritim yakalıyor. Sakarya’dan Büyük Taarruz’a kadar uzanan süreç, olay örgüsünün temposunu sürekli canlı tutuyor. Özakman, tarihî figürleri birer kahraman olarak değil, korkuları, tereddütleri ve insani zaafları olan bireyler olarak göstermeye çalışıyor. Bu nedenle Mustafa Kemal’den cephedeki isimsiz askerlere kadar geniş bir insan manzarası ortaya çıkıyor.

Ancak edebi açıdan bazı eksikliklerden de söz etmek gerekir. Karakter derinliği çoğu zaman olayların gölgesinde kalıyor. Roman kişilerinin önemli bir bölümü tarihsel işlevleriyle var oluyor. Psikolojik çözümlemeler yer yer yüzeyselleşir. Okur, savaşın stratejik boyutlarını ayrıntılı biçimde öğrenirken bazı karakterlerin iç dünyasına yeterince nüfuz edemez. Bu durum eseri güçlü bir tarih anlatısına dönüştürürken roman estetiği açısından tartışmalı bir noktaya taşıyor.

Tarihsel açıdan kitabın önemi ise tartışılmaz. Özakman, Milli Mücadele dönemini yalnızca askerî başarılar üzerinden okumuyor; lojistik sorunları, halkın yoksulluğunu, Anadolu’daki çaresizliği ve işgal koşullarını da görünür kılıyor. Kitabın sonundaki geniş kaynakça da bu araştırmacı yaklaşımın göstergesi.

Bununla birlikte tarihçiler arasında zaman zaman dile getirilen bir eleştiri de var. Eser, akademik tarihçilikten çok ulusal hafızayı güçlendirmeyi hedeflediği için bazı olaylarda duygusal tonu yükseltiyor. Bu nedenle tarihsel gerçeklik ile millî destan anlatısı zaman zaman iç içe geçiyor. Akademik bir monografi bekleyen okur için bu durum eksiklik olarak görülebilir.

Siyasi açıdan "Şu Çılgın Türkler", Cumhuriyet’in kuruluş anlatısının en etkili popüler metinlerinden biri. Kitap, emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesini merkeze yerleştiriyor ve ulusal egemenlik fikrini temel değer olarak sunuyor. Özellikle 2000’li yılların başında Türkiye’de yaşanan kimlik ve tarih tartışmaları düşünüldüğünde, eserin gördüğü büyük ilgi tesadüf değil. Toplumun önemli bir kesimi bu kitapta geçmişle birlikte, güncel tartışmalara yönelik bir cevap da bulmuştur.

Toplumsal travma ile kolektif dayanıklılık arasındaki ilişkiyi göstermesi, psikolojik anlamda da öne çıkmasını sağlıyor. İşgaller, geri çekilmeler, açlık ve yokluk, toplumun ruh hâlini şekillendirirken; umut, dayanışma ve ortak amaç duygusu bu travmanın aşılmasını sağlıyor. Modern psikolojinin “kolektif direnç” olarak tanımladığı olgu, kitabın birçok bölümünde açıkça hissediliyor.

Anadolu toplumunun savaş yıllarındaki sınıfsal ve kültürel yapısına dair önemli ipuçları sunuyor. Bu da sosyolojik açıdan iyi bir değerlendirme imkanı veriyor. Köylüler, öğretmenler, kadınlar, çocuklar ve cephedeki askerler aynı anlatının parçalarıdır. Özellikle kadınların cephe gerisindeki emeği ve fedakârlığı, kitabın en etkileyici bölümlerinden bazılarını oluşturuyor. Özakman böylece zaferin yalnızca generallerin değil, toplumun bütün kesimlerinin ortak ürünü olduğunu vurguluyor.

Felsefi düzlemde kitap, insan iradesi üzerine kurulu. Eserdeki temel soru şu:

Bir toplum ne zaman teslim olur, ne zaman direnmeye karar verir?

Özakman’ın cevabı nettir. Tarihi değiştiren şey yalnızca askerî güç değildir; ortak bir ideale inanma kapasitesidir. Bu yönüyle kitap, varoluşçu bir direniş metni olarak da okunabilir.

Özakman’ın bilimsel ve teknik anlamda en büyük başarısı, karmaşık askerî süreçleri geniş okur kitlesinin anlayabileceği bir dile çevirmesidir. Cephe hareketleri, lojistik hazırlıklar ve stratejik kararlar sade bir anlatımla aktarılıyor. Ancak bazı bölümlerde ayrıntı yoğunluğu tempoyu düşürüyor. Özellikle askerî tarihe uzak okurlar için kimi sayfalar yorucu olabilir.

"Şu Çılgın Türkler", karakter derinliği bakımından eksikleri, zaman zaman yükselen didaktik tonu ve millî destan söylemine yaklaşan üslubu eleştirilebilir. Ancak bu eleştiriler, kitabın Türk yayıncılık tarihindeki yerini değiştirmez. Çünkü Özakman’ın eseri Türkiye’nin yakın tarih hafızasını yeniden kuran, kültürel bir olay haline getiren bir kitap.

Bugün Kurtuluş Savaşı’nı anlatan onlarca akademik çalışma bulunuyor. Fakat çok azı geniş kitlelere ulaşabildi. "Şu Çılgın Türkler" bunu başardı. Belki de kitabın asıl gücü; tarihi, müzelerin sessiz vitrinlerinden çıkarıp yeniden insanların gündelik konuşmalarına taşımasında yatıyor.

O yaşlı köylünün yıllar önce söylediği söz hâlâ kulağımda: “İnsan bazen bir milletin nasıl ayakta kaldığını unutuyor.”

Turgut Özakman’ın kitabı işte bu unutkanlığa karşı yazılmış uzun bir hafıza çağrısıdır.