Bir yaz günüydü. Çarşıdan eve doğru giderken komşumuz olan annem yaşında bir kadınla karşılaşmıştım. Elindeki pazar çantasını güçlükle taşıyordu. Evlerine kadar yardım ettim. Yürürken bir yandan da konuşuyorduk. Sohbet sırasında konu oğluna geldi. Gururla, “Bir gün çok büyük bir adam olacak” dedi. O sırada oğlu işsizdi, cebinde parası yoktu, geleceği de pek parlak görünmüyordu. Kadının bu sözleri gerçeklikten çok bir duaya benziyordu. Aradan yıllar geçti. O genç gerçekten önemli bir insan olmadı belki ama yıllar sonra gördüğümde, annesinin ona duyduğu inancın etkisini hiç unutmadığını öğrendim.

Bazen insanların hayatını değiştiren şey başarı değil, birilerinin onlara koşulsuz biçimde inanmış olmasıdır.

Romain Gary’nin "Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı" adlı kitabını okurken aklıma sık sık bu sahne geldi. Çünkü bu kitap, savaşların, göçlerin, yoksulluğun ve siyasi çalkantıların ortasında şekillenmiş bir hayat hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor.

Aslında bir annenin hayal gücünün bir insanın kaderi üzerindeki etkisini anlatıyor. Ancak kitabı yalnızca bir anne-oğul ilişkisi üzerinden okumak da eksik kalır. Gary’nin anlattığı dünya, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa’sının çöküş ve yeniden kuruluş hikâyesidir.

Bugün geçmişe dönüp baktığımızda Avrupa’nın 20. yüzyılı çoğu zaman savaşların, devrimlerin ve ideolojilerin tarihi olarak anlatılır. Tarih kitaplarında sınırlar değişir, iktidarlar yıkılır, ordular ilerler. Oysa insanların hayatı bu büyük olayların arasında sessizce akmaya devam eder. Gary’nin kitabı işte bu nedenle önemlidir. Çünkü tarih sahnesinin kenarında duran sıradan insanların gözünden dönemin ruhunu yakalıyor.

Romain Gary, Litvanya’da doğmuş Yahudi kökenli bir göçmen çocuğudur. Çarlık Rusyası’nın çözülüşü, Avrupa’daki siyasi dönüşümler ve yükselen antisemitizm onun çocukluk yıllarının arka planını oluşturur. Annesi Nina ise bütün bu karmaşanın ortasında oğluna farklı bir gelecek hazırlamaya çalışan olağanüstü bir karakterdir. Oğlunun büyükelçi olacağını, kahraman olacağını, ünlü biri olacağını söyler durur. Bu beklentiler bazen komik, bazen trajik görünür. Fakat Nina Gary’nin hayalleri bir annenin kurduğu düşler değildir; onlar aynı zamanda yoksulluğa, dışlanmışlığa ve tarihin acımasızlığına karşı geliştirilmiş bir direnme biçimidir.

Kitabın en etkileyici yönlerinden biri de budur. Nina Gary’nin oğluna duyduğu inanç, bireysel bir sevginin ötesinde politik bir anlam taşır. Avrupa’da Yahudilerin aşağılandığı, göçmenlerin ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü bir dönemde bu kadın, oğlunun büyük işler başaracağına inanarak aslında bütün toplumsal önyargılara meydan okumaktadır.

Ancak burada durup şu soruyu sormak gerekir: Bir çocuğa sınırsızca inanmak gerçekten özgürleştirici midir?

Gary’nin kitabı çoğu zaman bir sevgi destanı olarak okunur. Fakat satır aralarına dikkatle bakıldığında daha karmaşık bir psikolojik tablo ortaya çıkıyor. Nina Gary oğlunu seven bir anne değildir; bunu yanında oğlunun hayatını kendi arzularıyla şekillendiren güçlü bir figürdür. Oğlunun geleceğini adeta önceden yazmıştır. Romain Gary yıllar boyunca annesinin hayalini gerçekleştirmek zorunda hisseder kendini.

Bu nedenle kitap, ebeveyn sevgisinin karanlık taraflarına da dokunur. Günümüz psikolojisi açısından bakıldığında Nina’nın sevgisi hem destekleyici hem de baskılayıcıdır. Gary’nin başarısının arkasındaki itici güç olduğu kadar, omuzlarında taşıdığı görünmez yükün de kaynağıdır.

Belki de kitabın en büyük başarısı burada ortaya çıkıyor. Gary, annesini kutsal bir figüre dönüştürmüyor. Onu zaaflarıyla, abartılarıyla, inatçılığıyla ve zaman zaman gerçeklikten kopan hayalleriyle birlikte anlatıyor. Böylece ortaya sevilen değil, aynı zamanda anlaşılmaya çalışılan bir karakter çıkıyor.

Edebi açıdan bakıldığında "Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı", anı türünün sınırlarını aşan bir metin. Gary’nin anlatımı yer yer romanı, yer yer tiyatroyu, yer yer de şiiri andırıyor. Özellikle mizah kullanımı dikkat çekici. Gary, acı dolu olayların içinde bile ironiyi koruyabilen bir yazar. Bu özellik onu birçok anı yazarından ayırıyor.

Bununla birlikte kitabın edebi gücünü duygusal yoğunluğuna bağlamak eksik olur. Gary son derece bilinçli bir anlatı kuruyor. Olayların sıralanışı, geriye dönüşlerin kullanımı ve karakterlerin sunuluş biçimi oldukça ustacadır. Okur, anlatıcının hafızasında dolaşırken aynı zamanda bir romanın dramatik yapısını da hissediyor.

Ne var ki tam bu noktada kitaba yönelik eleştiriler de başlıyor.

Gary’nin anlatısı çoğu zaman gerçek ile efsane arasında gidip geliyor. Bazı bölümlerde anılar o kadar parlatılıyor ki okur, anlatılanların ne kadarının yaşandığını, ne kadarının sonradan edebi bir kurguya dönüştürüldüğünü sorgulamaya başlıyor. Bu durum bazı eleştirmenler tarafından kitabın zayıf yönlerinden biri olarak görülüyor.

Aslında bu eleştiri haksız da sayılmaz. Çünkü Gary’nin hayatı boyunca gerçek kimliklerle ve kurmaca kimliklerle oynayan bir yazar olduğu unutulmamalıdır. Daha sonra Émile Ajar takma adıyla ikinci kez Goncourt Ödülü kazanacak kadar kimlik kavramını edebi bir oyuna dönüştüren bir yazardan söz ediyoruz. Dolayısıyla "Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı" okurken karşımızda yalnızca bir tanık değil, aynı zamanda çok yetenekli bir hikâye anlatıcısı bulunduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Kitabın tarihsel önemi de burada ortaya çıkıyor.

20. yüzyıl Avrupa edebiyatında savaş ve göç deneyimini anlatan sayısız eser vardır. Fakat Gary’nin kitabı, bu deneyimi mağduriyet üzerinden değil, direnç üzerinden anlatıyor. Yazar kendisini kurban olarak sunmuyor. Sürekli ilerlemeye çalışan, mücadele eden ve hayata tutunan insanları anlatıyor.

Bu yönüyle eser, savaş sonrası Avrupa’nın yeniden inşa edilen ruhunu da yansıtıyor. Faşizmin yarattığı yıkımın ardından insanlığın kendine yeniden güvenmeye çalıştığı yılların edebi karşılıklarından biridir. Gary’nin Fransa’ya duyduğu bağlılık da bu bağlamda okunmalı. Onun Fransa sevgisi etnik değil, kültüreldir. Cumhuriyet ideallerine, özgürlüğe ve insan onuruna duyulan bir bağlılık...

İnsanın kimliğinin nasıl oluştuğuna dair önemli sorular soruyor olmasıyla felsefi açıdan da değerlendirilebilecek bir kitap.

İnsan kendi hayatını mı yaşar, yoksa başkalarının onun için kurduğu hayalleri mi?

Aile bireyi üzerindeki etkisini ne ölçüde sürdürür?

Geçmişten gerçekten kurtulmak mümkün müdür?

Gary’nin bu sorulara doğrudan cevap verdiği söylenemez. Ancak bütün anlatı boyunca aynı gerilim hissediliyor. Oğul büyür, savaşlara katılır, diplomat olur, dünyayı dolaşır; ama annesinin sesi peşini bırakmaz. Fiziksel olarak özgürleşse bile duygusal olarak o bağdan tam anlamıyla kurtulamaz.

Sosyolojik açıdan eser, göçmen ailelerin toplumsal yükseliş hikâyesinin klasik örneklerinden biri. Ancak Gary burada da klişelere teslim olmuyor. Başarıyı ekonomik yükselme olarak görmek yerine; kültürel aidiyet, eğitim, dil ve toplumsal kabul gibi unsurları da hikâyenin merkezine yerleştiriyor.

Teknik açıdan değerlendirildiğinde kitabın en güçlü yanı anlatı temposu denilebilir. Yaklaşık altmış yıllık bir hayat hikâyesi anlatılırken okurun ilgisi büyük ölçüde korunuyor. Karakter yaratımı güçlü. Özellikle Nina Gary, modern edebiyatın unutulmaz anne figürleri arasında sayılabilecek kadar canlı çizilmiş.

Yine de kitap kusursuz değil. Bazı bölümlerde duygusal tonun fazlasıyla yükseldiği görülüyor. Gary’nin zaman zaman annesini eleştirmek yerine savunmayı tercih ettiği hissediliyor. Ayrıca anlatının kimi yerlerinde nostaljinin eleştirel bakışın önüne geçtiğini söyleyebilirim.

Fakat bütün bunlar kitabın değerini azaltan kusurlar değil. Tam tersine, metni daha insani hâle getiriyor. Çünkü hafıza hiçbir zaman tarafsız değildir. İnsan geçmişini anlatırken yalnızca olanları değil, hatırlamak istediklerini de anlatır.

Bugün dünya yeniden savaşların, göç hareketlerinin ve kimlik tartışmalarının içinden geçerken "Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı" geçmişe ait bir anı kitabı gibi okunmuyor. Aynı zamanda çağımızın sorularına da ışık tutuyor.

İnsan hangi ülkeye ait olduğunu nasıl belirler?

Aile bireyin kaderini ne kadar şekillendirir?

Hayatta kalmak ile gerçekten yaşamak arasında nasıl bir fark vardır?

Romain Gary’nin kitabı bu sorulara kesin yanıtlar vermiyor belki ama aradan geçen onlarca yıla rağmen kitabın canlılığını korumasının nedeni de burada yatıyor. Çünkü bu eser bir yazarın çocukluğunu anlatmasının ötesinde; insanın kendisini var eden seslerle, özellikle de annesinin sesiyle kurduğu ömür boyu süren hesaplaşmayı anlatıyor.

Ve belki kitabın sonunda geriye kalan şey ne savaşlar ne diplomatik kariyer ne de edebi başarılar oluyor.

Geriye, bütün imkânsızlıklara rağmen oğluna inanmayı sürdüren bir kadının sesi kalıyor.

O ses, tarih kitaplarının kaydetmediği ama insanlık tarihini değiştiren görünmez güçlerden biri olarak yankılanmaya devam ediyor.