Sabahın erken saatlerinde Anadolu'nun herhangi bir köyüne giderseniz, henüz traktör sesleri başlamadan önce garip bir sessizlikle karşılaşırsınız. Kahvenin önündeki sandalyeler boştur. Meydanın etrafında rüzgâr dolaşır. Okul binası uzakta görünür; çoğu zaman pencerelerinin bir kısmı kırık, bahçesi yabani otlarla kaplanmıştır. Bir süre bakınca insanın aklına şu soru gelir:

Bu ülkede gerçekten kaç okul kapandı, kaç öğretmen susturuldu, kaç insan soru sormayı bıraktı?

Fakir Baykurt'un "Onuncu Köy" romanı bu sorunun etrafında dolaşıyor.

Roman ilk kez 1961 yılında yayımlandığında Türkiye başka bir ülkeydi. Fakat aradan geçen altmış yılı aşkın zamana rağmen kitap, tuhaf biçimde güncelliğini koruyor. Çünkü Baykurt'un anlattığı mesele köy değildir. Toprak değildir. Ağalık düzeni de değildir. Asıl mesele, düşünmeye başlayan insanla onu susturmaya çalışan düzen arasındaki bitmeyen çatışmadır.

Bu nedenle "Onuncu Köy" sadece bir köy romanı olarak değerlendirilmemeli.

Belki de Türk edebiyatının en önemli siyasal vicdan romanlarından biridir.

Bugün Fakir Baykurt'u yeniden okumak, geçmişe bakmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, bugünün aynasına bakmak anlamına geliyor.

Çünkü Türkiye değişti.

Ama iktidarların bilgiyle kurduğu sorunlu ilişki pek değişmedi.

Türk edebiyatında köy romanı denildiğinde çoğu zaman akla aynı görüntüler gelir: çatlamış topraklar, yoksulluk, eşkıyalar, ağalar, ağır çalışma koşulları...

Bu görüntülerin çoğu gerçektir.

Fakat köy edebiyatının bir bölümü zamanla kendi klişelerini üretmiştir. Köylü ya kutsanmış ya da bütünüyle mağdurlaştırılmıştır. İnsan karmaşıklığı yerini ideolojik kalıplara bırakmıştır.

Fakir Baykurt'un farkı burada ortaya çıkıyor.

Baykurt köylüyü seviyor olabilir ama ona hayran değil.

Onu tanır.

Çünkü onun içinden gelmiştir.

Bu yüzden romandaki köylüler yalnızca ezilen insanlar değildir. Korkaktırlar. Çıkarcıdırlar. Bazen haksızlığa ortak olurlar. Bazen susarlar. Bazen de zalimin yanında yer alırlar.

Romanın gerçek gücü buradan geliyor.

Baykurt'un köylüsü propaganda afişinden çıkmış steril bir halk figürü değildir.

Et ve kemikten oluşan gerçek insandır.

İnsan ise çoğu zaman çelişkilerle yaşar.

Romanın merkezindeki öğretmen karakteri Türk edebiyatının en ilginç figürlerinden biri.

Çünkü o bir kahraman değildir.

Daha doğrusu Baykurt onu kahramanlaştırmaya çalışmaz.

Silahı yoktur.

Makamı yoktur.

Parası yoktur.

Arkasında güçlü insanlar yoktur.

Onun elindeki tek şey bilgidir.

Ve Türkiye'nin uzun tarihi düşünüldüğünde bilgi çoğu zaman iktidar sahiplerini rahatsız eden bir şey olmuştur.

Roman boyunca öğretmenin sürgünden sürgüne gönderilişini okurken aslında bir ülkenin eğitim tarihini de okuyoruz.

Bir köye gelir.

Çocukları okutmaya çalışır.

Köylüye haklarını anlatır.

Sorular sorar.

Sonra gönderilir.

Bir başka köye gider.

Aynı döngü yeniden başlar.

Roman ilerledikçe bu tekrarın tesadüf olmadığını anlıyoruz.

Sorun kişiler değildir.

Sorun sistemdir.

Baykurt'un asıl cesareti de burada ortaya çıkıyor.

Türkiye'de çoğu zaman kötülük birkaç kişinin ahlaksızlığıyla açıklanır. Oysa Baykurt kötülüğün örgütlü

olduğunu gösterir.

Ağa yalnız değildir.

Muhtar yalnız değildir.

Çıkarcı din adamı yalnız değildir.

Bürokrat yalnız değildir.

Hepsi aynı yapının parçalarıdır.

Romanın politik sertliği işte bu noktada hissediliyor.

Bugünden bakınca "Onuncu Köy"'ün en çarpıcı taraflarından biri eğitim üzerine söyledikleridir.

Türkiye'de eğitim uzun zamandır bir kalkınma meselesi olarak konuşuluyor.

Oysa Baykurt eğitimin ekonomik değil siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.

Çünkü eğitim yalnızca okuma yazma öğretmez.

İtaat etmeyen insan üretir.

Sorgulayan insan üretir.

Hak talep eden insan üretir.

İktidarların eğitimden korkmasının nedeni de budur.

Romanın öğretmeni çocuklara harf öğretmekten çok düşünmeyi öğretmektedir.

Bu nedenle tehlikeli görülür.

Bugün dünyanın birçok yerinde eğitim sistemleri eleştirel düşünceden uzaklaştırılırken, "Onuncu Köy" yeniden okunmayı hak ediyor.

Romanın anlattığı şey köylerde yaşanan baskılar değil.

Bilginin neden sürekli denetlenmek istendiğinin hikâyesidir.

Edebî açıdan bakıldığında Baykurt'un dili zaman zaman küçümsenmiştir.

Çünkü gösterişli değildir.

Metaforlarla taşmaz.

Cümleleri süslü değildir.

Fakat edebiyat her zaman gösterişli olmak zorunda değildir.

John Berger'in söylediği gibi, bazı yazarlar dünyayı anlatmaz; dünyanın konuşmasına izin verir.

Baykurt'un yaptığı da tam olarak bu...

Onun dili köy meydanından geliyor.

Toprak kokuyor.

Emek kokuyor.

Yoksulluk kokuyor.

Bu nedenle romanın dili bugün bile canlılığını koruyor.

Ancak burada eleştirel bir not düşmek gerekir.

Romanın bazı bölümlerinde Baykurt'un ideolojik amacı estetik kaygılarının önüne geçiyor.

Karakterlerin bir kısmı fazla temsilî duruyor.

Özellikle kötülüğü temsil eden figürlerde psikolojik derinlik zaman zaman kayboluyor.

İnsan yerine simgeye dönüşüyorlar.

Bu durum romanın sanatsal gücünü bütünüyle zayıflatmasa da sınırlarını görünür kılıyor.

Belki de "Onuncu Köy"'ün en önemli eksikliği burada yatıyor.

Baykurt bazen roman yazarı olmaktan çok halk eğitimcisine dönüşüyor.

Okura ne düşüneceğini söylemeye başladığı anlarda edebiyatın büyüsü zayıflıyor.

Fakat bu eleştiri bile romanın tarihsel önemini gölgelemiyor.

Çünkü Baykurt'un amacı yalnızca sanat yapmak değildi.

Toplumu değiştirmekti.

Romanın felsefi merkezinde özgürlük sorunu bulunuyor.

İnsan gerçekten özgür olabilir mi?

Yoksa yaşadığı çevrenin ürünü müdür?

Köylüler neden haklarını savunmuyor?

Neden susuyorlar?

Neden boyun eğiyorlar?

Baykurt bu sorulara kolay cevaplar vermiyor.

Korkunun toplumsal bir mekanizma olduğunu gösteriyor.

İnsanlar çoğu zaman kötülüğü sevdikleri için değil, yalnız kalmaktan korktukları için ona boyun eğiyorlar.

Bu yönüyle "Onuncu Köy" sadece Anadolu'nun değil, insanlığın romanıdır.

Bugün dünyanın herhangi bir yerinde otoriter yapılara sessiz kalan toplumları düşündüğümüzde aynı psikolojiyi görebiliriz.

Romanın güncelliği de buradan kaynaklanıyor.

Fakir Baykurt'un adı geçtiğinde çoğu zaman "köy edebiyatı" etiketi öne çıkar.

Bu etiket bir yönüyle doğru olsa da aynı zamanda haksızlıktır.

Çünkü Baykurt yalnızca köyü anlatmadı.

Türkiye'nin demokrasi sorununu anlattı.

Eğitim sorununu anlattı.

Sınıf sorununu anlattı.

Adalet sorununu anlattı.

Bugün "Onuncu Köy"ü yeniden okurken aslında şu gerçekle karşılaşıyoruz:

Romanın anlattığı köyler büyük ölçüde değişti.

Traktörler çoğaldı.

Yollar asfaltlandı.

İnternet geldi.

Televizyonlar büyüdü.

Fakat bilgi ile iktidarlar arasındaki gerilim hiç bitmedi.

Soru soran insan hâlâ rahatsızlık yaratıyor.

Eleştiren insan hâlâ huzursuzluk kaynağı sayılıyor.

Ve belki de bu yüzden "Onuncu Köy" eskimiyor.

Kitabın son sayfasını kapattığınızda aklınızda ağalar ya da sürgünler kalmıyor.

Daha ağır bir duygu kalıyor.

Kaybedilmiş fırsatların hüznü.

Cumhuriyet'in eğitim ideallerinin ne kadarının gerçekleştiğini, ne kadarının yarım kaldığını düşünmeye başlıyorsunuz.

Bir ülkenin kaderi bazen savaş meydanlarında değil, küçük bir köy okulunun içinde belirlenir.

Fakir Baykurt bunu çok erken görmüş yazarlardan biriydi.

"Onuncu Köy" bugün hâlâ okunuyorsa bunun nedeni nostalji değildir.

Romanın anlattığı sorunların önemli bir bölümünün hâlâ çözülememiş olmasıdır.

Belki de bu yüzden kitabın en sarsıcı yanı geçmişi anlatması değil, bugünü anlatmaya devam etmesidir.

Ve insan romanı bitirdiğinde şu soruyu kendine sormadan edemiyor:

Bir öğretmen dokuz köyden kovulabilir.

Peki ya onun öğrettiği sorular hangi köyden kovulabilir?