Bazı kitapların kapak tasarımları o kitabı okumak için davetiye çıkarır adeta...

Eski zamanların hafızalarımıza işlenmiş simgelerinden biri, kırmızı karanfillerin olduğu, altı püsküllü desenlerle bezeli perdelerdir hiç şüphesiz.

Mircea Cartarescu’nun “Nostalji” adlı eseri de işte bu simgeyi taşıyan kapak tasarımı ile karşıma çıktı.

“Nostalji”, sıradan bir roman olmanın çok ötesinde; hafıza, çocukluk, beden, iktidar ve bilinçaltı arasında gidip gelen, edebiyatın sınırlarını zorlayan bir metin...

Romanya’nın totaliter geçmişiyle bireysel bilinç arasında karmaşık bir bağ kurulmuş. Bu durum kitabı, estetik olmasının yanında tarihsel ve politik bir belge haline getirmiş.

Bu yüzden “Nostalji” okuyucusundan edilgen bir alımlayıcı değil, metnin labirentlerinde yolunu kaybetmeyi göze alan bir zihinsel yol arkadaşı olmayı talep ediyor.

Cartarescu’nun dili yoğun, katmanlı ve bilinçli biçiminde taşkın. Gerçeküstü öğelerle örülü anlatı sık sık rüyaya, halüsinasyona ve bilinç akışına yaslanıyor. Yazar klasik olay örgüsünü bilinçli olarak parçalıyor. Zaman çizgisi doğrusal değil ve mekanları iç içe geçmiş halde kullanmış.

“Üstelik düşte ağlamak gerçekte olduğundan daha da iç parçalayıcıdır.”

Bu cümle kitabın şiirsel yanını da gösterir nitelikte.

Bu yaklaşım metni klasik nostalji duygusundan ayırıyor. Burada nostalji geçmişe duyulan masum bir özlem değil; bastırılmış arzuların, travmaların ve kayıpların estetik bir patlaması gibi sunulmuş.

“Nostalji”, Çavuşesku döneminin Romanya’sını doğrudan anlatmıyor; fakat totaliter rejimin birey üzerindeki baskısını, metnin her hücresine sinmiş olarak görüyoruz.

Çocukların oyun alanları, apartman boşlukları, okul bahçeleri; devletin görünmez gözetimi altında şekillenen mekanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda kitap için, politik bir metin olmaktan çok, politik travmanın bilinçaltındaki izdüşümü denilebilir.

Cartarescu, ideolojiyi sloganlarla anlatmak yerine, bireyin parçalanmış benliği üzerinden anlatıyor. Rejim, metinde çoğu zaman adı konmadan, bir boğuntu hissi olarak okunuyor. O yüzden okuyucu, Romanya tarihini bilmeden de metnin yarattığı baskı atmosferini derinden hissediyor.

Roman okura psikolojik ve bilimsel katmanlar da sunuyor. Bilinçaltı ve arzu kavramı “Nostalji”nin arka planında güçlü olarak hissediliyor. Özellikle çocukluk anlatıları, masumiyetle korkunun iç içe geçtiği alanlardır. Bu anlamda, yazarın bazı çocuk karakterleri çoğu zaman yetişkinlerden daha ürkütücü olabiliyor. Çünkü; onlar henüz bastırmayı öğrenememiştir.

“Nostalji”, bireyin toplum içinde silinişini ve yeniden inşa edilişini de anlatıyor. Apartman yaşamı, kolektif hafıza, dedikodular, korkular ve küçük şiddet biçimleri, içinde bulunduğumuz sosyal yapının mikro ölçekteki yansımaları diyebilirim.

Yazar modern şehir insanının yalnızlığını Doğu Avrupa bağlamında işlerken, aslında evrensel bir yabancılaşma anlatısı kuruyor.

Dilsel cesareti, olağanüstü hayal gücü, gerçeküstü anlatıyla tarihsel travmayı ustaca birleştirmesi, okuru hem zihinsel hem de duygusal olarak sarsan güçlü imgeler sunması sayabileceğim olumlu yanlarından bazıları...

Öte yandan; bilinç akışı ile yoğrulmuş lirizm yer yer anlatıyı zorlayıcı ve yorucu kılıyor. Olay örgüsünden ziyade atmosferi önceleyen yapısı, bazı okuyucular için kopukluk hissi yaratabilir.

Mircea Cartarescu’nun “Nostalji”si kolay okunan bir kitap bekleyen okurlar için değil fakat; okuyanlar için neredeyse imkansız bir metin.

Hafızanın, bedenin ve tarihin iç içe geçtiği bu anlatı okuru konfor alanından çıkarıp onu kendi geçmişiyle yüzleştiriyor.

“Nostalji” geçmişi yüceltmek yerine ne kadar kırılgan, yanıltıcı ve tehlikeli olabileceğini gösteriyor.

Bu kitap, edebiyatın sadece anlatmak olmadığını; rahatsız etmek, sorgulatmak ve dönüştürmek için de var olduğunu hatırlatan nadir eserlerden biri...