Aydın’ın Koçarlı ilçesinde, zeytin ağaçlarının rüzgârla fısıldaştığı, Büyük Menderes Ovası’nın güneş altında sarı bir deniz gibi uzandığı günlerde, Cincin Kalesi hâlâ geçmişin sırlarını saklıyor. Taş duvarlarına dokunan herkes, kalenin taş bir yapıdan ziyade, yarım kalmış hayatların ve unutulmuş sevdaların mezarı olduğunu söyler.
Bu hikâye de o taşların arasına sıkışıp kalan bir aşka dairdir.
Rivayet odur ki....
Kalenin hâkimi olan Beyin kızı Elif, çevrede güzelliğiyle olduğu kadar ağaçlara olan tutkusuyla da tanınırdı. O dönemde bir genç kızın doğada bir başına ağaçlarla ilgilenmesi garip karşılanırken Elif, kalenin etrafından başlayarak en uzaktaki ağaçlarla bile zaman geçirir, onlarla konuşur, sırtını yaslar uzaklara bakarak hayaller kurardı.
Bir gün ovaya bakan yamaçta koyunlarını otlatan bir çobana rastladı.
Adı Ali’ydi.
Ali’nin ne serveti vardı ne de soylu bir ailesi. Fakat konuşurken gözlerinde öyle bir ışık yanıyordu ki Elif, kalenin yüksek duvarlarının dışında yaşayan Ali'nin hayatını merak etmeye başladı.
Günler geçti.
Elif her fırsatta kaleden çıkıp zeytinliklerin arasındaki eski çeşmeye gider oldu. Ali de koyunlarını aynı yere sürüyordu. Önce birkaç söz söylediler birbirlerine. Sonra saatlerce konuşmaya başladılar.
Ali, özgürlüğü anlatıyordu.
Elif ise ağaçlar dışındaki yalnızlığını.
Birbirlerinde eksik kalan parçalarını bulmuşlardı.
Fakat bazı aşklar doğdukları anda imkânsızdır.
Beyin kızı ile bir çoban...
Bunu ne aileler ne de zaman kabul edebilirdi.
Köylüler dedikodulara başladı.
Sonunda haber Elif’in babasına ulaştı.
Öfkesi, Aydın'ın yaz sıcağından daha yakıcıydı.
“Bir çobanla mı?” diye haykırdı.
O gece kalenin duvarları bile korkudan sessizleşti.
Ali’nin köyden uzaklaştırılmasına Elif'in ise kalenin dışına çıkmamasına karar verildi.
Ertesi sabah askerler Ali'yi yakalayıp dağlara doğru sürdüler.
Elif günlerce kalenin burcundan dağlara baktı.
Belki döner diye...
Belki bir gün yeniden gelir diye...
Ama Ali görünmedi.
Aylar geçti.
Yıllar geçti.
Elif’e zengin ailelerden talipler geldi. Hiçbirini kabul etmedi.
Kalenin taşları yaşlandı.
Zeytin ağaçları büyüdü.
Mevsimler birbirini kovaladı.
Bir sonbahar günü, kalenin kapısına sakalları ağarmış bir adam geldi.
Bu Ali’ydi.
Yıllar onu değiştirmişti ama gözlerindeki ışık sönmemişti.
Elif de artık genç bir kız değildi.
İki eski sevgili, kalenin avlusunda karşı karşıya durdu.
Konuşacak çok şey vardı.
Ama bazen yıllar, kelimelerden daha ağırdır.
Ali, uzak diyarlarda çalıştığını, dönebilmek için yıllarca para biriktirdiğini anlattı.
Elif ise onu beklediğini, hiç vazgeçmediğini...
Tam her şey yeniden başlayacak gibiyken kader son oyununu oynadı.
Elif ağır bir hastalığa yakalanmıştı.
Hekimlerin bile adını koyamadığı bir dert, bedenini yavaş yavaş tüketiyordu.
Ali onu kurtarmak için çırpındı.
Dağlardan otlar getirdi.
Şifacılar buldu.
Dualar etti.
Bir akşamüstü, güneş Cincin Kalesi’nin taşlarını kızıl renge boyarken Elif son kez Ali’nin elini tuttu.
“Biliyor musun,” dedi kısık bir sesle, “ben hep o çeşmenin başında kaldım.”
Ali cevap veremedi.
Çünkü gözyaşları kelimelerden önce gelmişti.
Elif gözlerini kapattı.
Ve bir daha açmadı.
Elif'in ölümüyle birlikte, kale surlarının yanında onunla büyüyen zeytin ağacı da kurumaya başladı.
Ali her gün kalenin dışındaki kurumuş ağacın altına gitmeye başladı.
Bir zamanlar gür yapraklar taşıyan o verimli ağaç artık kupkuruydu. Dalları göğe uzanmış kemikli elleri andırıyordu.
Ali saatlerce ağacın altında oturuyor, Elif’le konuşuyormuş gibi fısıldıyordu.
Köylüler onun aklını yitirdiğini düşündü.
Oysa, Ali yaşama sebebini kaybetmişti.
Bir kış sabahı, köyün çocukları onu yine aynı yerde gördüler.
Kurumuş ağacın gövdesine yaslanmıştı.
Yüzünde garip bir huzur vardı.
Sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydi.
Ama nefes almıyordu.
Ali de ölmüştü.
O günden sonra köylüler, Cincin Kalesi’ne her baktıklarında kurumuş ağacı da görür oldular.
Rüzgâr estiğinde ağacın dalları birbirine çarpar, uzaklardan gelen bir fısıltı duyulurmuş.
Kimileri bunun yalnızca rüzgâr olduğunu söyler.
Kimileri ise Cincin Kalesi’nin taşları arasında kavuşamayan iki âşığın hâlâ birbirine seslendiğine inanır.
Ve kurumuş ağaç, kale surlarının yanında sessizce durarak onlara mezar taşı olmaya devam eder.