Bir şehri tanımanın yollarından biri de onun seslerini dinlemektir.

Sabahın erken saatlerinde açılan kepenklerin metal gürültüsünü, vapur iskelelerinde birbirine karışan ayak seslerini, cami avlularında dolaşan güvercinlerin kanat çırpışlarını, gece yarısından sonra tenha sokaklarda yankılanan yalnız adımları...

Ama bazı şehirlerin sesi yerin altından gelir.

Yıllar önce, Beyazıt'ta sahaflar çarşısının yakınında eski bir dükkâna inmiştim. Taş basamaklardan aşağı indikçe yukarıdaki kalabalığın uğultusu yavaş yavaş silinmişti. Birkaç metre sonra başka bir İstanbul başlamıştı sanki. Nem kokusu, sararmış kitaplar, loş ampuller ve zamanın dışında kalmış insanlar... Yukarıdaki şehir yaşamaya devam ederken aşağıda başka bir şehir nefes alıyordu.

Burhan Sönmez'in "İstanbul İstanbul" romanını okurken sık sık o bodrum katını düşündüm.

Çünkü bu romanın asıl kahramanı ne Doktor'dur ne Demirtay ne Berber Kamo ne de Küheylan Dayı.

Romanın asıl kahramanı yeraltındaki İstanbul'dur.

Daha doğrusu görünmeyen İstanbul.

Tarih kitaplarının çoğu şehirleri yukarıdan anlatır. Saraylardan, meydanlardan, savaşlardan, hükümdarlardan söz eder. Edebiyat ise çoğu zaman aşağıya bakar. Kaybedenlere, unutulanlara, susturulanlara...

Belki de bu yüzden bir şehrin gerçek tarihi arşivlerde değil romanlarda saklıdır.

Orhan Kemal'in İstanbul'u başka bir şehirdir.

Sait Faik'in İstanbul'u başka.

Tanpınar'ınki başka.

Latife Tekin'in, Oğuz Atay'ın, Ahmet Hamdi'nin, Yusuf Atılgan'ın İstanbul'u birbirine benzemez.

Çünkü şehir dediğimiz şey taş ve beton değil, hafızadır.

Ve hafızanın tek bir biçimi yoktur.

Burhan Sönmez de kendi İstanbul'unu kurarken kentin görünen yüzünden çok görünmeyen hafızasına yöneliyor. İşkence hücresindeki dört insanın anlattığı hikâyeler aracılığıyla yerüstündeki hayatı yeniden kuruyor.

Bu noktada romanın merkezinde İstanbul değil, anlatının kendisi duruyor.

Çünkü "İstanbul İstanbul" üzerine düşünürken insan ister istemez Walter Benjamin'in "Modern çağ ilerledikçe hikâye anlatıcısı ortadan kaybolur" dediği meşhur tespitini hatırlıyor.

Benjamin'e göre deneyim aktarımı zayıfladıkça insanlar hikâye anlatmayı da unuturlar.

Burhan Sönmez'in romanı ise bu düşünceye karşı yazılmış gibidir.

İşkence gören insanlar konuşmaya devam ederler.

Dayak yerler, susmazlar.

Korkarlar, susmazlar.

Ölüme yaklaşırlar, yine susmazlar.

Çünkü hikâye anlatmak burada edebi bir eylemin çok ötesinde bir anlatı sunuyor.

Varoluşsal bir direnme biçimi de denilebilir.

Romanın en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor.

Bugünün dünyasında iktidarlar insan bedenini denetlemeyi öğrenmiş olabilir.

Ama hafızayı tamamen denetlemek hâlâ mümkün değildir.

Bir mahkûmun anlattığı hikâye bazen bir duvardan daha sağlamdır.

Bir anı bazen bir demir kapıdan daha güçlüdür.

Sönmez'in romanı bu düşüncenin peşinden gidiyor.

Ne var ki tam bu noktada romanın açmazları da görünür hâle geliyor.

Burhan Sönmez çağdaş Türkçe edebiyatın en belirgin seslerinden biri. Cümleleri hemen tanınabiliyor. Bu büyük bir avantaj olduğu kadar ciddi bir risk de.

Çünkü güçlü üslup bazen romanın önüne geçebiliyor.

"İstanbul İstanbul" zaman zaman bu sorunu yaşıyor.

Romanın karakterleri konuşurken çoğu kez aynı bilinç düzleminde buluşuyorlar. Bir doktorun sesiyle bir berberin sesi, yaşlı bir anlatıcının sesiyle genç bir mahkûmun sesi arasında beklenen mesafe her zaman oluşmuyor.

Sonunda okur; "Acaba bu insanlar mı konuşuyor, yoksa yazar mı?" sorusuyla baş başa kalıyor

Bu soru küçük görünse de roman sanatının merkezini oluşturur.

Milan Kundera'nın söylediği gibi "Roman yazarın fikirlerini karakterlerin ağzından duyurduğu bir kürsü
değildir."


Roman farklı bilinçlerin bir arada yaşadığı bir evdir.

Sönmez'in romanında ise zaman zaman bütün odalardan aynı ses yükseliyor.

Yine de bu eleştiri romanın değerini bütünüyle azaltmıyor.

Çünkü yazarın asıl derdi gerçekçilik kurmak değil.

Bir tür modern masal yaratmak.

Burada Dostoyevski' nin yeraltı insanıyla Binbir Gece Masalları'nın anlatıcıları aynı masaya oturuyor.

Burada politik roman ile sözlü kültür yan yana geliyor.

Burada İstanbul hem gerçek hem hayali bir şehir oluyor.

Belki de kitabın uluslararası başarısının nedeni budur.

Roman Türkiye'nin yakın tarihine dokunuyor ama orada kalmıyor.

İşkenceyi anlatıyor ama yalnızca işkenceyi anlatmıyor.

Devleti anlatıyor ama yalnızca devleti anlatmıyor.

İnsan ruhunun baskı altındaki hareketlerini anlamaya çalışıyor.

Bu nedenle romanı siyasi bir metin olarak okumak eksik kalır.

Aslında "İstanbul İstanbul", hafıza üzerine yazılmış bir kitap.

Unutmak ile hatırlamak arasındaki savaş üzerine.

Bugün yaşadığımız çağın temel sorunlarından biri de bu değil mi zaten?

Byung-Chul Han'ın sürekli dikkat çektiği gibi modern insanın hafızası giderek parçalanıyor.

Sürekli akan bilgi, sürekli değişen gündem, sürekli yenilenen görüntüler...

Her şey hatırlanıyormuş gibi görünürken aslında hiçbir şey hatırlanmıyor.

İşte Burhan Sönmez'in romanı bu unutma çağında hafızanın önemini yeniden hatırlatıyor.

Yeraltındaki insanlar hafızalarını kaybederlerse kendilerini de kaybedeceklerini biliyorlar.

Bu yüzden hikâyelere sarılıyorlar.

Fakat burada başka bir soru daha beliriyor.

Roman gerçekten yeraltını mı anlatıyor?

Yoksa yeraltını romantikleştiriyor mu?

Benim asıl tereddüdüm burada başlıyor.

Çünkü bazı bölümlerde acı neredeyse estetik bir nesneye dönüşüyor.

İşkencenin sertliği şiirsel dil tarafından yumuşatılıyor.

Karanlık bazen fazla güzel anlatılıyor.

Oysa acının da bir ağırlığı vardır.

Ve bazen edebiyatın görevi o ağırlığı hafifletmek değil, olduğu gibi hissettirmektir.

Romanın en zayıf noktalarından biri bu olabilir.

Bu eleştiri eserin önemini ortadan kaldırmaz.

Çünkü "İstanbul İstanbul" günümüz Türkçe edebiyatında nadir görülen bir şeyi başarıyor.

Okurunu bir hikâye yerine, bir düşüncenin içine davet ediyor.

Kitabı bitirdiğinizde karakterlerin isimlerini unutabilirsiniz.

Bazı olaylar hafızanızdan silinebilir.

Ama; "İnsan, hikâye anlatabildiği sürece bütünüyle yenilmiş değildir" fikri kalır.

Belki şehirler de böyledir.

Belki İstanbul'u İstanbul yapan şey sarayları, köprüleri, kuleleri değildir.

Belki onu asıl şehir yapan, yeraltında kalan hikâyeleridir.

Çünkü her büyük kentin altında ikinci bir kent vardır.

Resmî tarihin görmediği.

Haritalara çizilmeyen.

Turistlerin bilmediği.

Yalnızca edebiyatın ışık tutabildiği bir kent.

Burhan Sönmez'in romanı işte o karanlık kente iniyor.

Ve okuruna şu rahatsız edici soruyu bırakıyor:

Bir şehrin hafızası susturulursa, geriye gerçekten şehir kalır mı?

Romanı okuduktan sonra uzun süre zihinde dolaşan şey bu soru oluyor.

Belki de edebiyattan beklenen; cevaplar vermesi yerine, insanın içinde yankılanacak sorular bırakmasıdır.