Bir şehri gezerken müzeleri ile birlikte kitapçılarına da bakarım.

Müzeler çoğu zaman bir medeniyetin kendisi hakkında anlatmak istediği hikâyeyi gösterir; kitapçılar ise saklamaya çalıştığı şeyleri. Hangi kitapların vitrinde durduğu, hangi kitapların arka raflara itildiği, insanların hangi koridorda daha uzun süre oyalandığı, hangi bölümü sessizce izlediği... Bunların hepsi bir toplumun görünmez otobiyografisinin parçalarıdır.

Seul'ün herhangi bir sokağında bulunan küçük bir kitabevi de İstanbul'un Beyazıt'ındaki eski bir sahaf kadar çok şey anlatabilir insana.

Hwang Bo-Reum'un "Hyunam-Dong Kitabevi" adlı romanı tam da böyle bir yerden konuşuyor.

İlk bakışta sıradan görünen bir hikâye anlatıyor bize: İşinden ayrılan biri, hayatını yeniden kurmak için bir kitabevi açıyor.

Fakat romanın gerçek konusu bu değil. Çünkü mesele bir dükkân açmak değil; insanın kendi hayatına
yabancılaştığını fark ettiği o sessiz an.

Aslında kitabın merkezinde bir kitabevi değil, modern dünyanın ürettiği yorgunluk bulunuyor.
--
Yirminci yüzyılın sonunda büyük ideolojiler çökerken kapitalizm kendisini bir ekonomik sistem olmasının
yanında , bir yaşam biçimi olarak yeniden inşa etti. Artık insanlar sadece çalışmıyor; çalışma fikrinin
kendisini kimliklerinin merkezine yerleştiriyorlar.

"Ne iş yapıyorsunuz?" ; sorusu uzun zamandır "Kimsiniz?" sorusunun yerine geçmiş durumda.

Bu nedenle Yeongju' nun yaşadığı kriz kişisel değil.

Tarihsel.

Toplumsal.

Hatta uygarlık düzeyinde bir kriz.

Romanın kahramanı işini bırakıyor ama aslında terk ettiği şey bir meslek değil. Kendisine yıllarca öğretilen başarı anlatısı.

Güney Kore burada rastgele seçilmiş bir fon değil. Dünyanın en hızlı modernleşen toplumlarından biri olan Kore, son kırk yılda ekonomik mucize olarak sunuldu. Ancak her mucizenin görünmeyen bir faturası vardır.

Roman boyunca hissedilen tükenmişlik, yalnızlık ve anlam kaybı işte bu faturanın edebi karşılığıdır. Hwang Bo-Reum'un başarısı da burada ortaya çıkıyor. Siyasi sloganlar atmıyor. Sistemi doğrudan suçlamıyor. Bunun yerine sonuçları gösteriyor.

Bir toplumun ruh hâlini anlatmanın en etkili yolu istatistikler yerine, insanların yüzlerinden geçer.

Bu kitabı okurken sık sık Walter Benjamin'i düşündüm.

Benjamin, modern kent insanının deneyim kaybından söz eder. Kalabalıkların içinde yaşayan birey giderek daha fazla şey görür ama daha az şey yaşar.

"Hyunam-Dong Kitabevi" bu kaybın romanıdır.

Karakterlerin hemen hepsi başarılı görünüyor.

Ama hiçbirinin hikâyesi tamamlanmış değil.

Modern hayatın paradoksu budur zaten.

İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantılıdır; buna rağmen hiç olmadığı kadar yalnız.

Hiç olmadığı kadar üretkendir; buna rağmen hiç olmadığı kadar anlamsızlık hissi yaşarlar.

Romanda geçen kitabevi de bu noktada önem kazanıyor.

Burası kitap satılan bir dükkân olmaktan çok bir sığınaktır.

Günümüz şehirlerinde giderek yok olan kamusal alanlardan biridir.

Bir zamanlar mahalle kahveleri, kıraathaneler, meydanlar, avlular ve sahaflar vardı. İnsanlar oralarda sadece vakit geçirmez, birbirlerini tanırlardı.

Şimdi ise çoğu ilişki ekranlar üzerinden kuruluyor.

"Hyunam-Dong Kitabevi" bu kaybolan dünyanın küçük bir kalıntısı gibi duruyor.

Belki de kitabın asıl çekiciliği burada yatıyor.

Okurlar bir kitabevi okumuyor.

Kaybettikleri bir toplumsallığı okuyorlar.

"Hyunam-Dong Kitabevi", klasik roman beklentilerini bilinçli biçimde reddediyor.

Burada büyük olaylar yok.

Cinayet yok. Entrika yok.

Dramatik dönemeçler yok.

Roman, olay örgüsünden çok atmosfer üzerine kurulmuş. Bu tercih kitabın hem en güçlü hem de en zayıf tarafı.

Güçlü; çünkü Hwang Bo-Reum olağan hayatın ritmini yakalamayı başarıyor.

Zayıf; çünkü kimi zaman roman ilerlemiyor, sadece dolaşıyor.

Bazı bölümlerde anlatı, kurmaca olmaktan çıkıp uzun bir kişisel gelişim seminerine yaklaşabiliyor.

Karakterler zaman zaman konuşmaktan çok düşünce aktarmak için var olmuş hissi veriyor.

Bu noktada kitap önemli bir risk alıyor.

Ve her zaman başarılı olamıyor.

Psikolojik açıdan romanın asıl başarısı, tükenmişliği bir bireysel arıza olarak görmemesinde.

Günümüz dünyasında insanlar çoğu zaman mutsuzluklarını kişisel eksiklik sanıyorlar.

Daha çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorlar.

Daha disiplinli olmaları gerektiğini.

Daha üretken.

Daha hızlı.

Daha görünür.

Oysa Hwang Bo-Reum farklı bir şey söylüyor.

Belki de sorun siz değilsiniz.

Belki yaşadığınız hayatın ritmidir.

Belki sürekli koşmanız gerektiğini söyleyen düzendir.

Belki de insanın ruhu, performans tablolarına sığacak kadar mekanik değildir.

Romanın psikolojik derinliği tam olarak bu farkındalıkta ortaya çıkıyor.

"Hyunam-Dong Kitabevi" bir mutluluk romanı değil.

Tam tersine.

Mutluluk fikrinden şüphe duyan bir roman.

Modern dünyanın mutluluğu sürekli bir hedefe dönüştürmesine itiraz ediyor.

Çünkü mutluluğun peşine düşmek de zamanla başka bir performans biçimine dönüşebiliyor.

Daha mutlu ol.

Daha huzurlu ol.

Daha iyi hisset.

Daha farkında yaşa.

Bütün bunlar günümüz insanının omzuna yüklenen yeni görevler.

Roman bu baskıyı sezdiriyor.

Ve okura daha mütevazı bir öneri sunuyor:

Belki hayatın amacı mutlu olmak yerine yaşadığını hissedebilmektir.

Bütün bu olumlu yanlarına rağmen özellikle romanın dünyasının zaman zaman fazla steril olması rahatsız edici bir durum.

Çatışmalar kontrollü. Karakterler ölçülü. Acılar yumuşatılmış. Gerçek hayatın sert köşeleri çoğu kez
törpülenmiş.

Bu nedenle eser, çağdaş hayatın sorunlarını teşhis etse de onların karanlık bölgelerine yeterince inmiyor.

Bir başka sorun da tekrarlar.

Roman aynı düşünceleri farklı karakterler aracılığıyla birkaç kez dolaştırıyor. Bu durum özellikle ikinci
yarıda anlatının enerjisini düşürüyor.

Yine de bütün bunlar kitabın önemini ortadan kaldırmıyor.

Çünkü "Hyunam-Dong Kitabevi" sonuçta kitaplar hakkında bir roman değil.

Modern insanın kaybettiği iç ritim hakkında bir roman.

Bir rafın önünde durup kitabın kapağına bakarken neden orada olduğumuzu unuttuğumuz çağda yazılmış
bir roman.

Belki bu yüzden kitap bittiğinde akılda kalan şey Yeongju değil.

Kitabevi de değil.

Okurun kendisi.

Sayfalar kapanıyor ve insan bir süre sessiz kalıyor.

Sonra kendi hayatını düşünmeye başlıyor.

Bazen bir roman dünyayı değiştirmez.

Ama dünyaya bakış açımızdaki küçük bir çatlağı görünür kılar.

Hwang Bo-Reum'un romanı işte bunu yapıyor.

Rafların arasında dolaşırken aslında kitap aramadığımızı, kendimizi aradığımızı hatırlatıyor.