Bir tren yolculuğunda camdan dışarı bakarken geçmişin istasyonlarına uğradığınızı düşünün. Yıllardır hatırlamadığınız bir ses, yarım kalmış bir konuşma, bir zamanlar hayatınızın merkezinde duran bir insan ansızın zihninizde belirir. Manzara geriye doğru akarken anılar bugünün içine sızar. Artık yolculuk yaptığınız yer yalnızca başka bir şehir değil, kendi geçmişinizdir.
Haruki Murakami’nin "İmkansızın Şarkısı" isimli romanı, işte böyle bir yolculuğun hikâyesidir. Aşkın, kaybın, gençliğin, ölümün ve yalnızlığın iç içe geçtiği eser, ilk bakışta bir aşk romanı gibi görünse de derinlerde insan belleğinin karanlık koridorlarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve modern bireyin yabancılaşmasını anlatır.
Romanın merkezinde Toru Watanabe var. Otuzlu yaşlarına gelmiş Toru, bir uçak yolculuğu sırasında Beatles'ın "Norwegian Wood" şarkısını duyduğunda yıllar öncesine, 1960'ların sonundaki Tokyo'ya döner. Bir melodi, onun için unutulduğunu sandığı bir hayatın kapısını aralar. Gençlik yıllarının ilişkileri, dostlukları, kayıpları ve yarım kalmış duyguları yeniden canlanır.
Toru'nun hayatındaki iki kadın, Naoko ve Midori, romanın duygusal ve düşünsel eksenini oluşturuyor. Naoko geçmişin ağırlığını taşıyan, kırılgan ve içine kapanık bir karakterdir. Midori ise bütün çelişkilerine rağmen hayata tutunmaya çalışan, konuşkan, cesur ve özgür ruhlu bir kadındır. Toru'nun bu iki kadın arasındaki duygusal çatışması, aslında geçmişe sadakat ile geleceğe yönelme, yas ile yaşam, suskunluk ile konuşma arasındaki mücadeledir.
Murakami, bu ilişkileri sıradan bir aşk üçgenine indirgemiyor. Her karakter, kendi yalnızlığının içinde başka bir insana tutunmaya çalışıyor. Ancak başkasına yaklaşmak, insanın içindeki boşluğu her zaman doldurmaya yetmez.
Romanın toplumsal arka planında 1960'ların sonundaki Japonya var. Üniversite hareketlerinin yükseldiği, gençlerin otoriteyi sorguladığı, geleneksel değerlerin tartışmaya açıldığı bir dönem. Fransa'daki Mayıs 1968 olayları, Vietnam Savaşı karşıtı gösteriler ve Japonya'daki öğrenci hareketleri, aynı tarihsel huzursuzluğun farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır.
Murakami, dönemin siyasal atmosferini karakterlerinin hayatlarına taşıyor. Üniversite işgalleri, öğrenci protestoları ve ideolojik tartışmalar anlatının arka planında yer alıyor. Ancak yazar, politik mücadeleyi merkeze almak yerine bireysel yabancılaşmaya odaklanıyor. Dünyayı değiştirmek isteyen gençlerle kendi hayatının anlamını arayan gençler arasındaki mesafeyi gösteriyor.
Bu tercih, romanın güçlü olduğu kadar tartışmalı tarafıdır. Çünkü dönemin öğrenci hareketleri, toplumsal ve siyasal nedenleriyle yeterince derinleştirilmeden çoğu zaman karakterlerin kişisel bunalımlarına eşlik eden bir dekor olarak kalıyor. Murakami, 1968 kuşağının siyasal tarihinden çok, o kuşağın ideallerinin çözülmesinden sonra ortaya çıkan ruhsal boşluğu anlatıyor.
Romanın en güçlü yönlerinden biri, karakterlerin psikolojik dünyasını ele alış biçimi. Ölüm, burada hayatın sona ermesinden ziyade geride kalanların ilişkilerini, kararlarını ve kendilerine bakışlarını değiştiren bir kırılmadır.
Özellikle Naoko'nun iç dünyası, ruhsal kırılganlığın ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin karmaşıklığını ortaya koyuyor. Murakami, acıyı basit açıklamalara indirgemiyor. Geçmiş deneyimlerin, kayıpların ve insan ilişkilerinin bireyin ruhsal dünyasını nasıl etkilediğini gösteriyor. Bununla birlikte Naoko'nun karakterinin zaman zaman sadece kırılganlığı üzerinden tanımlanması, psikolojik derinliğini sınırlayan bir unsur olarak okunuyor.
Midori ise bu karanlık atmosferin karşısında durur. Acılarını saklamak yerine dile getiren, hayata bütün çıplaklığıyla yaklaşan bir karakterdir. Naoko'nun suskunluğu ile Midori'nin konuşkanlığı, iki farklı yaşam tutumunu temsil ediyor.
Romanın, insanın kayıplar karşısında nasıl yaşayabileceğini sorgulaması, felsefi açıdan da alt okuma gerektiriyor. Albert Camus'nün varoluşçu düşüncesini hatırlatan bu yaklaşımda hayat, hazır anlamlar sunmaz. İnsan, belirsizlikler ve kayıplar arasında kendi anlamını kurmak zorundadır. Toru'nun temel mücadelesi de geçmişi unutmak değil, geçmişin ağırlığı altında ezilmeden yaşamayı öğrenmektir.
Murakami'nin edebiyatında müzik, anlatıyı süsleyen bir unsur olmaktan çıkarak karakterlerin ruhsal dünyasını biçimlendiren bir dile dönüşüyor. Beatles'tan caza, klasik müzikten Batı edebiyatına uzanan göndermeler, romanın kültürel dokusunu oluşturuyor.
Japon bir gencin Batılı müzisyenleri dinleyerek, yabancı yazarları okuyarak ve modern metropolün içinde kendisini arayarak yaşaması, küreselleşen dünyanın kültürel kimlik sorunlarına da işaret ediyor. Murakami, Japon toplumunun geleneksel değerlerinden uzaklaşan gençliğini anlatırken Doğu ile Batı arasında kendine özgü bir edebi köprü kuruyor.
Modernleşmenin, bireyselleşmenin ve toplumsal yabancılaşmanın mekânı olarak betimlenen Tokyo, eserin sosyolojik katmanını da ortaya çıkarıyor. Karakterler kalabalıklar arasında yaşar ama yalnızdır. Konuşurlar fakat her zaman anlaşamazlar; yakınlaşırlar ama birbirlerinin iç dünyasına bütünüyle ulaşamazlar.
Bu durum, günümüz insanının da temel çelişkilerinden biridir. İletişim olanakları artarken gerçek yakınlık kurmak giderek zorlaşmaktadır. Murakami'nin 1960'ların gençliğinde anlattığı yalnızlık, bugünün dijital dünyasında farklı biçimlerle varlığını sürdürüyor.
1987'de yayımlanan "İmkansızın Şarkısı", Murakami'nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan önemli eserlerinden biri. Haruki Murakami bu romanda fantastik anlatımından uzaklaşarak daha gerçekçi, yalın ve içe dönük bir dil kullanıyor.
Yazarın en büyük başarısı, ağır konuları gösterişe kaçmadan işleyebilmesidir. Gündelik hayatın ayrıntılarından, bir şarkıdan, bir odanın atmosferinden, yemek yaptığı mutfaktan veya iki insan arasındaki sessizlikten güçlü duygusal anlamlar çıkarıyor. Anlatının müzikal ritmi, geçmiş ve bugün arasında sürekli gidip gelen bir hafıza örgüsü oluşturuyor.
Ancak romanın bazı bölümlerinde melankoli, neredeyse estetik bir güzellik unsuruna dönüşüyor. Yalnızlık ve ruhsal kırılganlık şiirsel bir atmosfer içinde sunulurken bunların toplumsal ve psikolojik nedenleri zaman zaman geri planda kalıyor.
Naoko ve Midori farklı kişilikler taşısalar da anlatının önemli bir bölümünde Toru'nun duygusal gelişimini destekleyen konumlarda kalıyorlar. Kendi arzuları ve bağımsız kimlikleri, erkek anlatıcının bakışının gerisinde kalabiliyor. Ayrıca bazı iç konuşmaların ve duygusal tekrarların romanın temposunu yavaşlattığı da söylenebilir.
Bütün bunlara rağmen Murakami'nin anlatısı, okuru karakterlerin iç dünyasına yaklaştıran güçlü bir edebi atmosfer kurmayı başarıyor.
"İmkansızın Şarkısı", bir aşk veya gençlik romanı olmanın ötesinde, bir dönemin siyasal hayal kırıklıklarını, modern insanın yalnızlığını, belleğin değişkenliğini ve kayıplarla yaşamanın zorluğunu anlatıyor.
Murakami'nin asıl meselesi, geçmişte yaşananların bugünü nasıl belirlediğidir. İnsan büyür, şehirler değişir, arkadaşlar başka hayatlara dağılır. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığımız ilişkiler uzaklaşır. Fakat bazı anılar takvim yapraklarıyla birlikte eskimez. Çünkü insan sadece yaşadıklarından değil, yaşadıklarının kendisinde bıraktığı izlerden oluşur.
Romanın sonunda okurun zihninde kalan soru şu oluyor:
İnsan, geçmişini geride bırakmadan geleceğe yürüyebilir mi?
Murakami bu soruya kesin bir cevap vermez. Çünkü hayat, her zaman çözülebilen bir denklem değildir. Bazı kayıpların telafisi, bazı karşılaşmaların tekrarı, bazı duyguların da eksiksiz karşılığı yoktur.
"İmkansızın Şarkısı", insanın kendi geçmişiyle yaptığı uzun bir yürüyüş. Beatles'ın şarkısı gibi, roman bittikten sonra zihinde çalmaya devam ediyor.