Bir kütüphanede, rafların arasında dolaşırken yaşlı bir adam görmüştüm. Elindeki kitabı açıyor, birkaç sayfa okuyor, sonra başka bir kitaba geçiyordu. Bir süre sonra yanına gidip yardım isteyip istemediğini sordum. Gülümsedi.
“Bir şey aramıyorum,” dedi. “Ne unuttuğumu hatırlamaya çalışıyorum.”
Hiçbir şey söyleyemedim. Bu cümle uzun süre zihnimde kaldı. Çünkü insanın hayatındaki en karmaşık ilişki çoğu zaman bilgiyle değil, hafızayladır. Hatırladıklarımızla değil, hatırlayamadıklarımızla yaşarız. Bizi yöneten çoğu zaman geçmiş değildir; geçmişin eksik parçalarıdır.
Ayfer Tunç’un "Annemin Uyurgezer Geceleri" romanı da bu eksiklik duygusundan doğuyor. Romanın merkezinde bir annenin uyurgezerlik nöbetleri görünür. Fakat okur olarak kısa sürede anlıyoruz ki mesele uyurgezerlik değil. Asıl mesele, bireyin kendi hayatında dolaşırken bir türlü çıkamadığı zihinsel koridorlardır.
Uyurgezer olan sadece anne değil; uyurgezer olan bir aile, birkaç kuşak ve belki de bütün bir toplumdur.
Romanı okurken sık sık şu düşünceye kapıldım: Türkiye’nin son yüz yılına dair yazılmış en ilginç metaforlardan biriyle karşı karşıyayız. Çünkü bu ülkede insanlar çoğu zaman gözleri açık halde uyurlar. Tarihle ilişkimiz böyledir. Aileyle ilişkimiz böyledir. Aşkla ilişkimiz böyledir. Geçmişi konuşuruz ama anlamayız. Hatırlarız ama yüzleşmeyiz. Unutmak isteriz ama unutamayız.
Ayfer Tunç’un romanı işte bu yaralı hafıza coğrafyasında dolaşıyor.
Hafıza; geçmişi saklayan bir depo olmasının yanında hayal gücünün çalıştığı atölyedir. İnsan geçmişi olduğu gibi değil, yeniden kurduğu biçimiyle taşır.
"Annemin Uyurgezer Geceleri" bu yeniden kurma meselesinin romanıdır.
Şehnaz’ın hikâyesi ilk bakışta bireysel görünüyor. Annesinin bir gece uyurgezer halde söylediği sözlerle açılan bir kapıdan içeri gireriz. Ardından aile sırları, geçmiş ilişkiler, suskunluklar ve kuşaklar boyunca aktarılan yaralar ortaya çıkmaya başlıyor.
Fakat roman ilerledikçe Türkiye’de kadın olmanın, kız çocuğu olmanın, anne olmanın ve nihayet yaşlanmanın tarihini okuduğumuzu görüyoruz.
Ayfer Tunç’un başarısı da burada ortaya çıkıyor; büyük teoriler kurmadan, sloganlara yaslanmadan, ideolojik bildiriler yazmadan toplumsal yapıyı görünür kılarak.
Bugünün edebiyatında sık rastlanan bir hastalık vardır.
Yazar karakter yaratmaz. Tez yaratır.
İnsan yaratmaz. Fikir yaratır.
Roman okurken değil, konferans dinlerken hissedersiniz kendinizi. Tunç bu tuzağa düşmeyen yazarlardan biri.
Karakterleri; savunulacak düşünceler yerine, çelişkiler taşıyan insanlardır.
Bu nedenle romanın sosyolojik gücü, politik iddialar yerine insan gözleminden geliyor.
Bir insanın hayatına gerçekten bakabiliyor muyuz?
Yoksa yalnızca onun hakkında kurulmuş hikâyelere mi bakıyoruz?
Ayfer Tunç’un romanı da benzer bir sorgulama yürütüyor.
Roman boyunca anneler, kızlar, sevgililer ve eşler hakkında anlatılan hikâyelerin ne kadarının gerçek olduğunu sürekli sorguluyoruz.
Çünkü aile dediğimiz şey çoğu zaman bir hakikat alanı yerine, anlatılar alanıdır.
Her aile kendi mitolojisini üretir.
Kendi kahramanlarını yaratır.
Kendi suçlularını belirler.
Kendi sessizliklerini kutsallaştırır.
Romanın merkezindeki kadınlar da böyle bir dünyanın içinde yaşıyor ve Tunç’un başarısı, bu sessizlikleri görünür kılabilmesinde yatıyor.
Ancak burada bir eleştiri getirmek gerekiyor. Romanın bazı bölümlerinde açıklama arzusu gözlem gücünün önüne geçiyor.
Ayfer Tunç normalde okura güvenen bir yazar. Fakat bu romanda zaman zaman karakterlerin psikolojik durumları gereğinden fazla açıklanıyor. Metin bazı noktalarda susması gerekirken konuşuyor.
Okurun dolduracağı boşluklar gerekir. Bazı bölümlerde Tunç bu boşlukları kapatmayı tercih etmiş. Bu durum romanın entelektüel derinliğini azaltmasa da estetik etkisini zaman zaman zayıflatıyor.
Romanın merkezindeki büyük meselelerden biri aşk. Fakat burada romantik edebiyatın bildik aşk anlatısıyla karşı karşıya değiliz. Ayfer Tunç aşkı bir kurtuluş alanı olarak değil, çoğu zaman bir bağımlılık biçimi olarak ele alıyor.
Bu tercih son derece değerli. Çünkü çağdaş edebiyatın önemli bir bölümü hâlâ aşkı kutsallaştırıyor. Oysa hayatın içindeki aşk çoğu zaman kurtarıcı değil, yaralayıcıdır.
Şehnaz’ın yaşadığı duygusal süreçler de bunu gösteriyor. Romanın en güçlü psikolojik katmanı burada
ortaya çıkıyor.
İnsan bazen sevdiği kişiye değil, onun zihnindeki hayaline bağlanır.
Bazen yıllar boyunca bir insana değil, kendi kurduğu yanılsamaya sadık kalır.
Tunç bu ruh hâlini başarılı biçimde anlatıyor.
Ancak aynı noktada romanın en tartışmalı yönü de ortaya çıkıyor.
Şehnaz’ın bazı tercihlerinin uzun yıllar boyunca sürdürülmesi, psikolojik olarak açıklanabilir olsa da dramatik açıdan zaman zaman tekrar hissi yaratıyor. Romanın orta bölümlerinde ortaya çıkan ritim kaybının temel nedeni de bu.
Bazı duygusal döngüler okur tarafından çok daha erken kavranmasına rağmen anlatı bunları yeniden dolaşıyor. Belki yüz sayfa daha kısa bir metin, daha yüksek bir yoğunluk sağlayabilirdi.
Bu eleştiri önemli. Çünkü iyi roman ne anlattığıyla değil, neyi dışarıda bıraktığıyla da ölçülür.
Romanın tarihsel boyutuna geldiğimizde tablo daha da ilginçleşiyor. Türkiye’de tarih çoğu zaman büyük
olaylar üzerinden anlatılır.
Savaşlar.
Darbeler.
İktidarlar.
Liderler.
Oysa gerçek tarih çoğu zaman mutfaklarda yaşanır.
Yemek masalarında.
Aile tartışmalarında.
Kapanan kapıların ardında.
Ayfer Tunç’un romanı bu görünmeyen tarihin peşine düşüyor. Kadınların hikâyeleri üzerinden yüz yıllık bir toplumsal dönüşüm izliyoruz.
Osmanlı'nın son dönemlerinden Cumhuriyet’e, oradan günümüze uzanan çizgi boyunca kadınların hayatındaki değişim ve değişmeyen baskılar görünür hale geliyor. Romanın en çarpıcı taraflarından biri de bu. Çünkü burada ilerleme fikri sorgulanıyor.
Eğitim artıyor.
Kentleşme artıyor.
Meslekler değişiyor.
Ama insanların duygusal yükleri aynı kalabiliyor.
Kuşaklar değişiyor. Yaralar değişmiyor.
Romanın politik gücü de bir slogan atmadan politik olabilmesinden kaynaklanıyor.
Belki de edebiyatın en zor işi budur.
Felsefi açıdan bakıldığında ise romanın merkezinde hafıza problemi bulunuyor. Nietzsche unutabilme yetisini insanın sağlığı için gerekli görür. Borges ise kusursuz hafızanın bir felaket olduğunu anlatır.
Çünkü her şeyi hatırlayan insan düşünemez, ayıklayamaz, yaşayamaz...
Şehnaz da bir anlamda bu felaketin içindedir. Geçmiş onu terk etmez. O da geçmişi terk edemez.
Roman boyunca şu sorularla karşılaşıyoruz:
Hatırlamak gerçekten erdem midir?
Yoksa bazen unutmak daha insani bir davranış mıdır?
Bu soru kitabın en güçlü katmanlarından birini oluşturuyor.
Ve roman bittiğinde okurun zihninde kalan asıl mesele de bu oluyor.
Ayfer Tunç hâlâ çağdaş Türk edebiyatının en sağlam romancılarından biri. Karakter kurma becerisi güçlü. Diyalogları doğal. Mekân duygusu başarılı. Özellikle aile içindeki gerilimleri verme konusunda olağanüstü bir gözlem yeteneğine sahip.
Fakat romanın yapısal kusurları da var. Bazı yan karakterler büyük bir potansiyel taşımasına rağmen yeterince derinleşemiyor. Bazı anlatı kolları açılıyor fakat beklenen ağırlıkta sonuçlanmıyor.
Özellikle romanın son bölümlerinde kimi düğümlerin çözülme biçimi, önceki sayfalarda kurulan gizemin
etkisini tam karşılamıyor.
Bu durum romanı başarısız kılmaz. Ancak büyük roman olma ihtimali taşıyan bir metnin neden yalnızca iyi bir roman olarak kaldığını açıklayabilir.
Yine de bütün bu eleştirilerden sonra şunu söylemek gerekiyor:
"Annemin Uyurgezer Geceleri", son yıllarda Türkçe edebiyatın en dikkate değer romanlarından biri.
Çünkü bir hikâye anlatırken hafızanın anatomisini de çıkarmaya çalışıyor.
Bir annenin geceleri dolaşan bedeninden hareketle, bir ülkenin karanlık koridorlarında dolaşıyor.
Günümüz yayıncılığında hızla tüketilen, birkaç haftada unutulan romanların arasında "Annemin Uyurgezer Geceleri" okurdan sadece zaman istemiyor.
Dikkat istiyor.
Yüzleşme istiyor.
En önemlisi de, kendi geçmişine bakma cesareti istiyor.
Roman boyunca anneler, kızlar, sevgililer ve eşler hakkında anlatılan hikâyelerin ne kadarının hakikat, ne kadarının yorum olduğunu sorguluyoruz. Çünkü aile dediğimiz yapı çoğu zaman olayların değil, olaylar hakkında anlatılanların toplamıdır.
Her kuşak kendinden öncekilerin bıraktığı boşlukları doldurur; bazen gerçeği korur, bazen de yeniden üretir.
Romanı bitirdiğimde o eski kütüphanedeki yaşlı adamı yeniden hatırladım. “Ne unuttuğumu hatırlamaya çalışıyorum” demişti.
Belki de Ayfer Tunç’un bütün romanı tek cümlede özetlenebilir:
İnsan hayatı, unuttuğunu sandığı şeyleri hatırlama çabasından ibarettir.
Ve bazen hepimiz, farkında olmadan, geçmişimizin içinde uyurgezer gibi yürürüz.