Bir sabah...
Kalabalık bir otobüste seyahat ederken insanların yüzüne bakıyorum. Kimsenin kimseyle konuşmadığı, gözlerin telefon ekranlarına eğildiği, parmakların durmaksızın bir şeyleri kaydırdığı o tanıdık sessizlik. Bir kadın, ekranda gördüğü mesaja gülümsüyor; birkaç saniye sonra yüzü geriliyor. Yanındaki genç, kulaklığından yükselen müziğe eşlik eder gibi başını sallıyor ama gözleri yorgun. Ayakta duran adam, birkaç dakika aralıklarla telefonundaki saate bakıyor. Belli ki bir yere yetişmeye çalışıyor. Henüz gün başlamamış, fakat herkes bir yerlere geç kalmış gibi. Kimse kimseye bağırmıyor, ortada görünür bir kavga yok. Yine de bu insanların omuzlarında, yüzlerinde, aceleci hareketlerinde tarif edilmesi güç bir baskı hissediliyor.
İnsanı asıl düşündüren, bu baskının kaynağının nerede olduğudur.
Onları tehdit eden biri mi var?
Bir emir mi verilmiş?
Yoksa herkes, kendisini sürekli daha hızlı, daha başarılı, daha üretken olmaya çağıran görünmez bir buyruğun peşinde mi?
Otobüsten indiklerinde de peşlerini bırakmayacak olan bu buyruğun bir yüzü, bir sesi, belirli bir sahibi var mı?
Byung-Chul Han’ın “Şiddetin Topolojisi” adlı kitabı, işte bu soruların çevresinde dolaşıyor. Güney Kore doğumlu, Almanya’da felsefe eğitimi almış düşünür, şiddeti beden üzerinde iz bırakan bir kuvvet olmaktan ziyade toplumsal ilişkilerin ve ruhsal hayatın içine yerleşen bir iktidar biçimi olarak ele alıyor. Onun asıl meselesi, şiddetin ortadan kalkıp kalkmadığından çok, hangi biçimlere bürünerek varlığını sürdürdüğü.
Çünkü insanlık, şiddeti azaltmayı bırakın, çoğu zaman onu tanımayı da başaramıyor. Kaba kuvvetin geri çekildiği yerde baskının sona erdiğini sanıyoruz. Oysa baskı, biçim değiştirerek hayatın en sıradan alışkanlıklarına dönüşebiliyor. Han’ın kitabını önemli kılan düşünsel hareket de burada başlıyor. Görünmeyeni görünür kılmak, olağan kabul ettiğimiz davranışların içindeki tahakküm ihtimalini araştırmak.
Şiddetin tarihine baktığımızda, hükümdarların cezalandırma yetkisinden savaşlara, kamusal işkencelerden devletlerin baskı mekanizmalarına kadar uzanan geniş bir alan görürüz. İktidar, uzun süre kendisini bedenler üzerinde kurduğu hâkimiyetle göstermiştir. Buyruk veren bellidir, cezalandırılan bellidir; güç, çoğunlukla açık bir karşılaşma biçiminde ortaya çıkar.
Han, kitabının “Şiddetin Makrofiziği” başlıklı ilk bölümünde bu görünür ve dışa dönük şiddet biçimlerini tarihsel ve felsefi bir çerçevede inceliyor. Sigmund Freud’dan Walter Benjamin’e, Carl Schmitt’ten René Girard’a kadar farklı düşünürlerin kavramlarına başvurarak şiddetin siyasal, toplumsal ve ruhsal boyutları arasında bağlantılar kuruyor. Ancak yaptığı şey, düşünürlerin görüşlerini art arda sıralamak değil; onların açtığı yollar üzerinden şiddetin dönüşümünü anlamaya çalışmak.
Burada tarih, geçmişte kalmış bir zulümler kataloğu olmaktan çıkıyor. İktidarın kendisini hangi araçlarla kurduğunu, insanın itaat etmeyi nasıl öğrendiğini ve toplumsal düzenin hangi koşullarda baskıya dönüştüğünü gösteren bir araştırma alanına dönüşüyor.
Ne var ki Han’ın asıl özgünlüğü, şiddeti hükümdarın, devletin ya da açıkça tanımlanmış düşmanın eylemlerinde aramamasıdır. Modern insanın dünyasında iktidar, her zaman dışarıdan gelen bir emirle çalışmaz. Bazen insan, kendisinden istenenleri kendi arzusuymuş gibi benimser. Başkasının zorlamasına gerek kalmadan kendisini disipline eder, sınırlarını zorlar, başarısızlığını kişisel bir kusur sayar.
İşte bu noktada şiddetin adresi değişir.
Eskiden insanın karşısında duran bir otorite, bugün insanın içine yerleşmiş bir ölçüye dönüşebilir. Ne kadar çalıştığını, ne kadar kazandığını, ne kadar üretken olduğunu, başkalarından ne ölçüde önde bulunduğunu sürekli hesaplayan birey, kendi hayatının hem yöneticisi hem de acımasız denetçisi hâline gelir. Üstelik bu denetimi özgürlükle karıştırabilir.
Han’ın itirazı, özgürlüğün kendisine değil, özgürlük söyleminin arkasına gizlenebilen tahakküme yöneliktir. İnsana her şeyi yapabileceğinin söylenmesi, her şeyi yapmak zorunda hissetmesine yol açıyorsa burada özgürlük ile zorunluluk arasındaki sınır bulanıklaşmıştır. Yasakların yerini sınırsız imkânlar almış görünür; fakat bu imkânların her biri yeni bir performans beklentisi yaratabilir.
İnsan artık çalışması gerektiği için değil, kendisini gerçekleştirmesi gerektiğine inandığı için de yorulur. Başaramadığında dışarıdaki düzeni sorgulamak yerine kendisini suçlamaya başlar. Böylece toplumsal bir sorun, bireyin kişisel yetersizliği olarak yaşanır.
Kitabın günümüz açısından en güçlü tarafı, başarı ve performans merkezli toplumun insan üzerindeki etkilerini tartışmasıdır. Modern hayat, bireye sürekli yeni olanaklar sunarken aynı zamanda durmaksızın kendisini aşmasını da bekler. Daha iyi bir iş, daha yüksek bir gelir, daha görünür bir toplumsal konum, daha fazla bilgi, daha güçlü bir kişisel marka… İsteklerin sonu gelmez; çünkü ulaşılan her hedef, yenisinin başlangıcına dönüşür.
Burada şiddet, mutlaka bir başkasının uyguladığı baskı biçiminde ortaya çıkmaz. Kişi, kendisine yönelttiği beklentilerin altında ezilebilir. Dinlenirken bile çalışmadığı için suçluluk duyabilir; başkalarının başarılarını kendi eksiklerinin kanıtı olarak görebilir. Boş zamanını bile verimlilik ölçütleriyle değerlendirmeye başladığında, hayatın kendiliğindenliğine ayrılan alan daralır.
Bu çözümleme, psikolojik açıdan önemli bir kapı açıyor. Han, modern insanın yaşadığı tükenmişlik ve depresyon gibi sorunları, yalnızca kişisel kırılganlıklar üzerinden değil, toplumsal düzenin beklentileriyle ilişkili olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yaklaşım, bireyin yaşadığı sıkıntıyı ahlaki bir başarısızlık olarak değerlendirmeyi reddetmesi bakımından kıymetli.
Ancak burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Kitabın felsefi çözümlemesi, ruh sağlığı sorunlarının bütün nedenlerini açıklayan bilimsel bir model değildir. Depresyon ve tükenmişlik gibi durumlar çok sayıda kişisel, biyolojik ve toplumsal etkene bağlıdır. Han’ın katkısı, bunların arkasında bulunabilecek toplumsal baskıları görünür kılmasında aranmalıdır; her bireysel deneyimi tek bir toplum teorisine indirgemesinde değil.
Düşünürün en çarpıcı sezgisi yine de geçerliliğini koruyor. İnsan, kendisine uygulanan baskıyı kendi seçimi olarak algıladığında, baskıyı sorgulamak güçleşir. Dışarıdaki düşmana karşı direnmek mümkündür; insanın kendi arzularına dönüşmüş bir buyruğa karşı direnmesi ise çok daha karmaşıktır.
Bir çalışanı düşünelim. İşyerinde kendisine açıkça fazla mesai yapması söylenmese bile, herkesin sürekli erişilebilir olduğu bir düzende telefonunu kapatmaya çekinebilir. Bir öğrenci, çevresindeki herkes daha yüksek başarı hedeflerine yöneldiği için kendi sınırlarını tanımakta zorlanabilir. Bir sanatçı, üretimini eserinin niteliği yerine, ne kadar görünür olduğu ve kaç kişiye ulaştığıyla ölçmeye başlayabilir.
Bu örneklerin hiçbirinde tek başına çalışmak, başarı istemek ya da üretmek şiddet değildir. Sorun, bu faaliyetlerin insanın değerini belirleyen zorunlu ölçülere dönüşmesiyle başlar.
Han’ın düşüncesini güçlü kılan da başarıyı mahkûm etmek yerine, başarının hangi noktada insan üzerinde bir tahakküm aracına dönüştüğünü sormasıdır.
Kitabın “Şeffaflığın Şiddeti” başlıklı tartışması, günümüz dijital kültürünü anlamak bakımından ayrıca önemlidir. İçinde yaşadığımız iletişim düzeni, görünür olmayı neredeyse var olmanın koşulu hâline getirebiliyor. İnsanlar düşüncelerini, gündelik hayatlarını, ilişkilerini ve başarılarını paylaşmaya teşvik ediliyor. Paylaşılmayan deneyim, sanki yaşanmamış; gösterilmeyen emek, sanki harcanmamış gibi algılanabiliyor.
Oysa hayatın bütün anlamı görünürlükten ibaret değildir. Bir düşüncenin olgunlaşması için zamana, bir ilişkinin derinleşmesi için mahremiyete, bir sanat eserinin ortaya çıkması için sonuçları hemen ölçülemeyen bir çalışma sürecine ihtiyaç vardır.
Her şeyin açıklanabilir, gösterilebilir ve ölçülebilir olmasını istemek, insan deneyiminin karmaşıklığını azaltır. Mahremiyet kuşkulu bir alana, sessizlik bir eksikliğe, belirsizlik ise giderilmesi gereken bir kusura dönüşür. İnsan, kendisine ait olanı korumak yerine onu sürekli sunmaya yönelir.
Han’ın yaklaşımı burada yalnızca teknoloji eleştirisi olarak okunmamalıdır. Sorun, telefonların ya da dijital platformların varlığından ibaret değildir. Asıl mesele, insan ilişkilerinin giderek ölçülebilir verilere, görünür performanslara ve karşılıklı değerlendirmelere indirgenmesidir.
Bir fotoğrafın aldığı beğeni, bir metnin okur sayısı, bir kişinin takipçi sayısı, yaptığı işin niteliği hakkında tek başına yeterli bilgi vermez. Buna rağmen bu göstergeler, toplumsal değer üretiminin başlıca araçları hâline gelebilir. Böylece insan, kendisini yalnızca yaşayan bir özne olarak değil, sürekli değerlendirilmesi gereken bir nesne olarak da görmeye başlar.
Başarıyı gösteren sayılar, başarının kendisi sanıldığında; görünürlüğün ölçüsü, değerin ölçüsüne dönüştüğünde, göstergeler hayatı açıklamak yerine onu yönetmeye başlar.
Fakat Han’ın şeffaflık eleştirisi, dijital dünyanın bütün sonuçlarını tek başına açıklayamaz. Dijital iletişim, baskı ve gözetim üretebildiği gibi dayanışma, bilgi paylaşımı ve özgür ifade olanakları da yaratır. Bu araçların etkisini belirleyen şey, teknolojinin varlığı değil; onu çevreleyen ekonomik çıkarlar, siyasal yapılar ve toplumsal ilişkilerdir.
Dolayısıyla Han’ın teşhisini bir hükümden çok, dikkatli kullanılmayı gerektiren bir düşünme aracı olarak görmek gerekir.
Şiddeti bireyin iç dünyasına kadar takip etmek, onun siyasal niteliğini ortadan kaldırmaz. Aksine, iktidarın açık yasaklarla ve fiziksel zorlamayla kurulmadığını anlamamıza yardımcı olur. Toplumlar, bireylere sadece ne yapamayacaklarını söylemez; ne istemeleri, neyi değerli bulmaları ve nasıl yaşamaları gerektiği konusunda da ölçüler üretir.
Bu ölçüler, herkes için aynı sonuçları doğurmaz. Ekonomik güvencesizlik yaşayan bir insanın gelecek kaygısıyla, geniş imkânlara sahip birinin başarı baskısı aynı koşullardan kaynaklanmaz. Toplumsal sınıf, gelir dağılımı, eğitim olanakları ve siyasal haklar, insanların baskıyla karşılaşma biçimlerini değiştirir.
Bu nedenle Han’ın performans toplumuna ilişkin eleştirisini siyasal ekonomiyle birlikte okumak gerekir. Sürekli çalışmaya ve kendini geliştirmeye çağrılan insanın önünde gerçekten ne kadar seçenek bulunduğunu sormadan, özgürlük söyleminin sınırlarını anlayamayız. İşini kaybetme korkusuyla çalışan biriyle, çalışmayı bütünüyle kendi tercihi olarak düzenleyebilen birinin deneyimleri aynı değildir.
Han’ın düşüncesi, özgürlük söyleminin içindeki zorunlulukları göstermekte başarılıdır; ancak kimi zaman bu farklılıkları aynı genel teşhisin içinde eritme riski taşır. Kapitalist üretim ilişkilerinin, kurumsal eşitsizliklerin ve devlet iktidarının somut mekanizmaları daha ayrıntılı ele alınsaydı, şiddetin toplumsal dağılımı daha belirgin bir çerçeveye kavuşabilirdi.
Yine de kitabın önemli bir katkısı var: Şiddeti sadece fail ile mağdur arasındaki açık karşılaşmada aramamak. Bazen bir kurumun işleyişinde, bir toplumsal normda, insanları birbirleriyle kıyaslayan bir değerlendirme sisteminde ya da bireyin kendisinden bekledikleri içinde de baskıcı bir yapı bulunabilir.
Bu yaklaşım, şiddetin sorumluluğunu belirsizleştirmek yerine, onu daha geniş bir alanda araştırabilmek için kullanılmalıdır. Aksi hâlde her huzursuzluğu şiddet, her beklentiyi tahakküm sayma tehlikesi doğar. Kavramın açıklayıcı gücünü korumak için sınırlarını da belirlemek gerekir.
“Şiddetin Topolojisi”, bir romanın karakterleri ve olay örgüsü üzerinden ilerlemeyen kuramsal bir düşünce kitabıdır. Bununla birlikte, Han’ın yazısında edebî bir yoğunluk bulunur. Birbirine uzak görünen olgular arasında kısa ve çarpıcı bağlantılar kuruyor; düşünceyi uzatmak yerine yoğunlaştırmayı tercih ediyor. Kitabın başlıkları da bu yöntemin parçası. Şiddetin makrofiziğinden mikrofiziğine uzanan hat, okuru görünür kuvvetlerden gündelik hayatın daha ince işleyen mekanizmalarına doğru taşıyor.
Yazarın dili, felsefi kavramları gündelik deneyimle ilişkilendirdiği ölçüde etkileyici. Bir düşünce, insanın kendi hayatında karşılığını bulduğunda soyut olmaktan çıkar. Okur, performans baskısı üzerine bir paragrafı bitirdiğinde sadece bir kuramı öğrenmiyor; kendi alışkanlıklarını, çalışma biçimini ve dinlenmeyle kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye başlıyor.
Bu yönüyle kitap, felsefe ile deneme arasında verimli bir yerde duruyor. Kavramları akademik bir tartışmanın parçası olarak kullanırken okurun gündelik deneyimine de sesleniyor. Ne var ki bu yoğunluğun bir bedeli var. Han, zaman zaman büyük tarihsel ve toplumsal dönüşümleri birkaç temel kavram etrafında hızla açıklamaya yöneliyor. Birbirinden farklı dönemler, kurumlar ve deneyimler, düşüncenin genel çizgisine uydurulurken aralarındaki ayrımlar yeterince açılmayabiliyor.
Kitabın eleştiriye en açık yanı da bu: Teşhislerinin keskinliği, kimi zaman açıklamasının kapsamından daha ileri gidiyor. Şiddetin farklı biçimlerini tek bir tarihsel dönüşümün aşamaları olarak okumak aydınlatıcıdır; fakat tarih, sadece bir yönde ilerleyen düzenli bir değişim çizgisi değildir. Eski şiddet biçimleri yeni biçimlerle yan yana var olabilir. Açık baskı, ekonomik zorunluluk, dijital gözetim ve bireyin kendisine yönelttiği beklentiler aynı toplumda birlikte işleyebilir.
Bu nedenle Han’ın önerdiği çerçeve, bütün toplumsal gerçekliği açıklayan eksiksiz bir harita olarak değil, bazı kör noktaları aydınlatan güçlü bir mercek olarak değerlendirilmelidir.
Kitabın sonuna yaklaştığımızda geriye yalnızca şiddetin biçimlerine ilişkin bir tartışma kalmıyor. Daha temel bir soru beliriyor:
İnsan, kendisini sürekli aşılması gereken bir eksiklik olarak görmeden yaşayabilir mi?
Bu soru, felsefi olduğu kadar psikolojik ve toplumsaldır. Kendini geliştirmek istemek, çalışmak, öğrenmek, bir amaç uğruna emek vermek insan hayatının değerli parçalarıdır.
Ancak bütün bu faaliyetlerin tek bir ölçüte bağlandığı, kişinin değerinin üretkenliğiyle belirlendiği bir düzende, insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişki bozulabilir.
İnsan yaptığı işlerden, elde ettiği sonuçlardan ya da başkalarının değerlendirmelerinden ibaret değildir. Dinlenmeye, düşünmeye, yanılmaya, vazgeçmeye ve hiçbir sonucu hemen açıklanamayacak deneyimlere de ihtiyacı vardır. Bunlar tembelliğin ya da başarısızlığın işaretleri değil, hayatın ölçülebilir hedeflere sığmayan parçalarıdır.
Han’ın kitabı bu noktada bir çözüm reçetesi sunmuyor. Şiddetin görünmez biçimlerini tanımakla, onlardan bütünüyle kurtulmak arasında uzun bir mesafe vardır. Üstelik bu mesafe sadece bireysel farkındalıkla aşılamaz. Çalışma koşullarının, toplumsal eşitsizliklerin, kurumların ve siyasal ilişkilerin de sorgulanması gerekir.
Yine de düşüncenin başlangıç noktası değişebilir. İnsan, kendisine yönelttiği her talebi doğal ve zorunlu kabul etmek yerine, bu taleplerin nereden geldiğini sorabilir. Başarı ölçütlerinin kim tarafından belirlendiğini, görünür olma ihtiyacının hangi ilişkiler içinde güç kazandığını, özgürlük olarak yaşadığı şeyin ne kadarının kendi tercihi olduğunu araştırabilir.
Belki de şiddetin en ustaca saklandığı yer, artık kendimizi sorgulamaktan vazgeçtiğimiz yerdir. Çünkü insan, dışarıdan gelen baskıyı tanıyabilir; fakat kendi sesiyle konuşan bir buyruğu ayırt etmekte zorlanabilir.
Byung-Chul Han’ın “Şiddetin Topolojisi” bu nedenle sadece şiddet üzerine yazılmış bir kitap değildir. Aynı zamanda özgürlük, iktidar ve insanın kendisiyle ilişkisi üzerine bir sorgulamadır.
Gücü, bütün sorulara cevap vermesinde değil, alışılmış cevapların güvenilirliğini sarsmasında yatıyor. Zayıflığı ise kimi zaman karmaşık toplumsal gerçekliği, etkileyici fakat fazla geniş bir açıklama çerçevesine yerleştirmesidir.
Yine de kitabın bıraktığı soru, sayfalar kapandıktan sonra da yaşamaya devam ediyor:
İnsan, kendisini sürekli daha fazlasını yapmaya zorlayan bir dünyada, ne zaman duracağını nasıl öğrenecek?
Belki bir sabah otobüste, telefonun ekranını kapattığında başlayacak bu öğrenme. Başarılarını başkalarının hayatlarıyla kıyaslamayı bıraktığında, sessizliğin bir eksiklik olmadığını anladığında, kendisine ayırdığı zamanı açıklamak zorunda hissetmediğinde…
Fakat mesele, telefonları kapatmak ya da kişisel alışkanlıkları değiştirmek değil. Asıl mesele, insanı durmaksızın üretmeye, görünmeye ve kendisini kanıtlamaya çağıran düzenin de sorgulanması.
Şiddetin topolojisi değişirken insanın özgürlük arayışı da değişmek zorunda.
Belki de özgürlük, her şeyi yapabilme iddiasından önce, her şeyi yapmak zorunda olmadığını anlayabilme cesaretidir.